“KADIN VARDIR ÇERDEN ÇÖPTEN AŞ EDER , KADIN VARDIR PİŞMİŞ AŞI TAŞ EDER “

“KADIN VARDIR ÇERDEN ÇÖPTEN AŞ EDER ,

KADIN VARDIR PİŞMİŞ AŞI TAŞ EDER “DEMİŞLER…

DE;NİYE DEMİŞLER …

BUNUN ÖRNEĞİNİ AŞAĞIDA OKUYACAKSINIZ İNŞAALLAH …

BAZEN ANİDEN MİSAFİR GELDİĞİNDE BİZ HATUNLAR ŞAŞAKALIRIZ ,NE YAPSAM NE PİŞİRSEM DİYE ….

AMA, “MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL DE BULDUĞUNU YER “DİYEN ATALARIMIZ SÖZÜ BAZEN KULAĞIMIZDAN UÇAR GİDER …

BAZI MAHARETLİ HATUNLAR DA HABERSİZ DE GELSE ,MİSAFİRİN BİR RAHMET ,BİR BEREKET OLDUĞUNU İDRAK EDER ,YEMEK YEDİRMENİN ,İKRAM ETMENİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİNİ KAVRAMIŞSA,BUNU BİR İBADET BİLİNCİ İLE YAPAR ..

HELE Kİ RAMAZAN’DA MİSAFİR GELDİĞİNDE ,HABERLİ VEYA HABERSİZ ,ŞAHSEN BEN YEMEK YETER Mİ ACABA DERKEN ,YEMEKLERİN NASIL BEREKETLENDİĞİNE ,EKMEKLERİN YETER Mİ Kİ DEYİP ,AZ BİRAZ FAZLA ALDIĞIMIZDA HİÇ ELLENMEMİŞ GİBİ ARTTIĞINA ŞAHİT OLMUŞUMDUR..

SADECE BEN Mİ ,HERKES BUNU SÖYLÜYOR ….YEMEK YETER Mİ Kİ DERKEN ARTAN YEMEKLERİ GÖRÜNCE HİÇ YENMEMİŞ GİBİ DİYENLERİ HEPİMİZ DUYMUŞUZDUR .

EEE …ATALAR YİNE DEMİŞ ,NE GÜZEL DEMİŞ …

“MİSAFİR ON KISMETLE GELİR ;BİRİNİ YER,DOKUZUNU BIRAKIR..”

BİR RAMAZAN HATIRASI

“Devlet dairelerinden birinde bir kalem müdürünün maiyetinde çalışan memurlar:

-“Bizim şefe bir akşam baskın yapalım, iftara gidelim” diye karar vermişler. İftar topuna beş dakika kala şefin evine varmışlar. Adamcağız şaşırmış, ama belli etmeyip “buyurun” demiş. Doğru hanımına koşmuş:

-“Hanım, bir misafir baskını var” demiş. Hanım:

-“Efendi üzülme. Top patlayınca: Adetimiz böyledir, evvela namaz kılarız de. Birinci rekatta Yasin suresini, ikincisinde Fetih suresini oku. Yalnız kapıyı aralık bırak, pilavın yağını koyunca sesinden anlar, namazı bitirir, misafirleri buyur edersin.” demiş.

Hakikaten maharetli hanımın dediği gibi yapılmış ve davetsiz misafirler yemeğe oturduklarında kendilerini doyuracak kadar yemeği görünce hayret etmişler.”

ŞİMDİ NERDE BÖYLE BİRİNCİ REKATTA YASİN, İKİNCİ REKATTA FETİH OKUYACAK ADAM ?

BÖYLESİ ELBET VARDIR …HELAL OLSUN ONLARA …

YA HATUN KİŞİ …

BÖYLESİ ELİ AYAĞI ÇABUK ,YEMEĞİ ,MİSAFİRİ YÜKSÜNMEYEN ,HABERSİZ MİSAFİR GELDİĞİNDE SURAT ETMEYEN HATUN KİŞİ DE AZ BULUNUR …

ONLAR KADINLARIN YÜZ AKIDIR .

ALLAH ONLARIN HUYUNU ,MAHARETİNİ BİZLERE DE İHSAN ETSİN …

HAYIRLI RAMAZANLAR DOSTLAR..

**

YİNE ESKİ BİR YAZI..

AMA HOŞ MESAJLAR ,GÜLÜMSETEN ,TAKDİR HİSSİ İLE İNSANI DONATAN ,GÜZEL MESAJ VEREN BİR YAZI .

İKRAMIMDIR .

BUYURUN BERABER ALALIM .

SERAP UYSAL

KAZANMA VE ÇOĞALMA HIRSINA DUR DİYEN SURE: TEKASÜR SURESİ

KAZANMA VE ÇOĞALMA HIRSINA DUR DİYEN SURE: TEKASÜR SURESİ

Bugünlerde acayip bir şekilde “TEKASÜR SURESİ”ne kafayı taktım. Niye TEKASÜR SURESİ? Senelerdir ekranlardan, gazetelerden siyasilerin, cemaatlerin, gazetelerin çekişmesi hep bir güç gösterisine dönüştüğü için, bu insanların birbirini adeta yok etmek istercesine hareket etmeleri…

Bir vatandaş olarak bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Türkiye’mizi bir gemi gibi farz etsek, bu geminin içinde hepimiz varız. Battığı anda kimler kurtulabilir: meçhul. Belki de hepimiz. Fakat öylesine bir güç yarışı yaşanıyor ki, her gün haberler başladığında bugün bakalım, kim kime ne demiş, kim kimi yemiş kabilinden. Ve midemize kramplar giriyor. Tabii Aynı haberi tekrar tekrar diğer kanallardan dinlemek zorunda kaldığınızda ise sinirlerin ne hale geldiğini düşünün.(malum kumanda beylerde)

Dedim ya elbirliği edilecek yerde birinin ak dediğine diğerinin kara demesi kesinlikle muhtemel bu şahıs ve gruplar akla ister istemez Tekasür Suresini getiriyor. Açıp bir daha okuyayım dedim. Değişik tefsirlerden baktım. En son DİYANET’in çıkardığı yeni sayılabilecek bir tefsir olan hepinizin bildiği “ KUR’AN YOLU, TÜRKÇE MEAL VE TEFSİRİ” çağdaş yorumuyla paylaşmaya değer göründü. Tekasür suresine ait bölümü aynen okuyucularımızla paylaşmak istedim. Okuyalım:

ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN ALLAHIN ADIYLA

NÜZULÜ: Mushafta 102,iniş sırasına göre 16.sure. Kevser suresinden sonra, Maun suresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır.

ADI: Sure adını birinci ayette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme”anlamlarına gelen “tekasür”kelimesinden almıştır.”Elhaküm” ve “Makbure”isimleriyle de anılmaktadır.

KONUSU: Surede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve ahiret hallerinden söz edilmektedir.

MEALİ: RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA:

1-Çoğalma yarışına kendiniz öylesine kaptırdınız ki;

2-Sonunda(kimin yakını daha çok diye)kabirlere bile gittiniz.

3-Hayır! Yakında bileceksiniz.

4-Hayır, hayır! Elbette yakında bileceksiniz.

5-Hayır! Keşke kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız!

6-Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz!

7-Sonra kuşkusuz onu gözünüzle ayan –beyan göreceksiniz.

8-nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.

TEFSİRİ:

1-5.ayetler: “Çoğaltma yarışı”diye çevirdiğimiz 1. ayetteki “tekasür”kelimesi, bu sure bağlamında özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden, niçin demeden mal, evlat, yardımcı, hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri, büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, manevi ve ahlaki sorumluluğu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak”anlamına gelmektedir. Bu tutku bireysel olabileceği gibi toplumsal da olabilir. Ayette “tekasür”kavramı cahiliye toplumunun zihniyet yapısını tanıtmakla birlikte, evrensel bir mesaj da içermekte, genel bir tespit ve dolaısyla uyarı anlamı da taşımaktadır. Nitekim birkaç asırdır özellikle “gelişmiş” denilen ülke ve toplumlarda hâkim zihniyet olan kapitalizmin esası da durmadan üretip, tüketmek tekrar üretmek, karı ve serveti sınırsıza çoğaltmaktır. İşte bu dünya görüşü ve onun doğurduğu uygulamalar da bu “çoğaltma yarışı”nın çağdaş örneğidir. Ancak insanlığın manevi ve ahlaki değerlerini, birikimlerini sistem dışı bırakan, hatta tahrip eden bu yarış, sonuçta ekonomik ve siyasi gücü, iletişim imkanların da kullanarak bireysel ilişkilerden, uluslar arası ilişkilere kadar uzanan bir haksızlık ve adaletsizlik düzeni doğurmakta ve nihayet dünyayı “global” bir mutsuzluk alanı haline getirmektedir.

İkinci ayetteki “mekabir”kelimesi, kabir anlamındaki “makbere”nin çoğuludur.”Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz”mealindeki cümleye müfessirler üç türlü mana vermişlerdir.

a-Mecazi anlamda, “Sonunda ölüp kabirlere girdiniz; bu tutku ve yarış ölünceye kadar sürüp gitti.”

b-Yine mecazi anlamda , “Kabirlerdeki ölülerle övündünüz.”

c-Lafzi anlamda, “Bizzat kabirlere gidip ölülerle övündünüz.”

Tefsirlerde anlatıldığına göre Cahiliye Arapları mal, evlat, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususla övünürken yaşayanlarla yetinmeyip, kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlerdi. Surenin iniş sebebi olarak bu tür rivayetler bulunmakla birlikte genel anlamda insan fıtratındaki mal, evlat ve taraftarların çokluğu ile övünme ve benzeri davranışlar eleştirilmekte, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

Üçüncü ve beşinci ayetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kella” edatı ebedi olan ahiret hayatını orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden mal, mülk ve benzeri imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiştir.

Beşinci ayette “kesin bir bilgi” diye çevirdiğimiz “ilmel yakin”tamlaması sözlükte , “bir şeyi gerçek haliyle idrak etmek”anlamına gelen “ilim” ile “gerçeğe uygun kesin bilgi”anlamına gelen “yakin”kelimelerinden oluşan bir terim olup “kesin olan akli ve nakli delillerin ifade ettiği bilgi”diye tarif edilmiştir.

6 -8.ayetler:”…gözünüzle ayan beyan göreceksiniz”diye çevirdiğimiz kısımdaki “aynel yakin “tamlaması sözlükte göz anlamına gelen “ayn” ile “gerçeğe uygun kesin bilgi”anlamındaki “yakin”kelmelerinden oluşan bir terim olup gözlem yoluyla elde edilen ve doğruluğu apaçık olan bilgiyi ifade eder.(BK: Yusuf Şevki Yavuz, “Aynel yakin ,DİA,4,269).

Aynel yakin ile elde edilen bilginin, İlmel yakin ile elde edilen bilgiden daha üstün ve kesinlik derecesi daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır.(ayrıca bk: Al-i İmran:18)

Yüce Allah, dünya hayatında mutlak gerçeği kabul edip de ahiret hayatı için hazırlık yapmayan, aksine fani şeylere aldanıp onlarla başkalarına karşı övünenlerin ahirette cehennem azabıyla cezalandırılacağını yemin ederek haber vermiştir.

Altıncı ayette , “Cehennemi mutlaka göreceksiniz .”ifadesinin mecazi bir görme şeklinde anlaşılmaması için yedinci ayette “Onu aynel yakin olarak gözünüzle ayan beyan göreceksiniz.”buyurulmuş; böylece hem tehdit pekiştirilmiş hem de cehennem olayının büyüklüğü ifade edilmiştir.(EBU HAYYAN: 8,508)

Sekizinci ayet ise, Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü yerine getirmek üzere O’nun yolunda ve emrettiği şekilde değerlendirmeyip de onları başkasına karşı övünme ve kendini üstün görme aracı yapanların bu nimetlerden hesaba çekileceklerini, sonuçta cehennem azabıyla şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını göstermektedir.

 

KAYNAK: DİB YAYINLARI

KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEAL VE TEFSİR

PROF.HAYRETTİN KARAMAN

PROF.MUSTAFA ÇAĞIRICI

PROF.İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ

PROF.SADRETTİN GÜMÜŞ

ANLARA 2007

CİLT5,SH:677–680

 BİRKAÇ SENE ÖNCE YAZDIĞIM BİR YAZI İDİ BU  .

BELLEK KONTROLDE YİNE PAYLAŞILMALI BU YAZI DİYEREKTEN …

HAYIRLI CUMALAR DİLEK VE DUASIYLA .

SUREYİ ANLAMAYI VE MESAJINI HAYATA GEÇİRMEYİ RABBİMİZ CÜMLEMİZE NASİP EYLESİN .

 YAZAN : SERAP UYSAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A’meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.

Adam öfkeyle:-Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat bir cevap alamadı.

A’meş’in kızı babasına:-Bu gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın öfkesi dinmedi:-Eğer bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.

Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti, konuşmamakta direndi. Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A’meş’in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi, söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A’meş karısıyla olan hadiseyi anlattı, dert yandı:-Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.

Ebu Hanife:-Üzme kendini. ‘ın izniyle bir care bulunur, dedi.Ebu Hanife, A’meş’in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi.

A’meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A’meş’in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:-Oh be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif! A’meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:-Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden razı olsun.

CEN.NET CAFE

HAYATIMIZIN ANTİVİRÜS PROĞRAMI=NAMAZ
Cami imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nufus müdürlüğüne gider.
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakıninternet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim ‘fesuphânAllah’lar,estagfirullah’lar cektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:
                                      CEN.NET CAFE
Cafe işleten delıkanlıya:
– Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
– Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Abdullah hoca başlar beklemeye. Boylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan cikamiyorlarsa, ayrı ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir ‘fesuphanAllah’
Bir ‘fesuphânAllah’ daha çeker ve:
– Ahir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. ‘Aferin’ derken içinden, hayflanır, istemeden:
– Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
– Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
– Buyurun amca, ne soracaktınız?
– Sen Allah’i bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği joleli saçları, her baktığında bir ‘fesuphanallah’ daha çektiği sakal şekliyle
bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
– Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
– Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah’ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
– Bu bilgisayar ile biliyorum amca.
– Bunlarla mı? Pek anlayamadım.
– Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah’ın varlığının en açık delillerinden biridir.
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,
Mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
‘Bu Alet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.’
Darwin bile ‘çüş lan deve’ der.
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
– Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
– Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
Yani bir anlamda da farz-i muhal buranın tanrısı benim.
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
Hemen yakalıyorum onları.
-Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
-Paramız yok abi! Derlerse;
-Yok öyle yağma! deyip cezalandırıyorum.
Internet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
– Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah’ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah’ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
– Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
– Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler.
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.
– Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
– Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.
– Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
– Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
Ben de gönlümde sadece O’na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
O’nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O’nu soylemeli, O’nu anlatmalıyım.
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
O’nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.|
– Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
– Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey|
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..
– Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: NAMAZ
– Eveeet amca, NAMAZ anti-virus programlarından birisidir. Hayat sistemine kurup, gunde beş kere da bağlanırız
Böylece sürekli güncellenir.

ALINTIDIR…

SUNAN :SERAP UYSAL

 

TESETTÜRÜ BİR DE DÜNYANIN EN ÜNLÜ MÜNAZARACISI AHMET DEEDAT’TAN DİNLEYİN!

AHMET DEEDAT ,RAHMETLİ DÜNYANIN EN ÜNLÜ MÜSLÜMAN MÜNAZARACISI…
Hrıstiyanlar ve diğer diğer mensuplarıyla girdiği yüzlerce münazarada İSLAM’ı en güzel şekilde makul ve mantıklı anlatan bir şahsiyet .
Küçük yaşlardan itibaren Hristiyan papazların Güney Afrika’da yaşarken nasıl Müslümanları hor ve hakir gördüklerini ve onlara Hrıstıyanlığı empoze etmeye çalıştıklarını görmüş ve bu yoldan hareketle kendini yetiştirmiş .
 Hayatı mücadelelerle yokluk ve yoksullukla geçmesine rağmen büyük ilerleme kaydetmiş ve ömrünü bu yola vakfetmiş .
Kendi rahmet-i rahmana kavuşmuş lakin, ardında bıraktığı eserler halen onun mücadelesini yürütüyor .
Ve bu İslam’ı tebliğ mücadelesi hepimizin mücadelesi .
Türk ,Arap ,Zenci,Hindli demeden dünyanın her yerindeki rengi ve ırkı ne olursa olsun hepimizin tebliğ görevi aşikar …
Bizler de Deedat üstad gibi bu görevi yapmak durumundayız .
Allah ömrümüzü bu yolda vakfetmeyi nasip eylesin .
Deedat üstadın videolarının başına oturdum ve saatler süren uğraşlar neticesi videoları kaleme ,yazıya dökmeye uğraştım .
Daha faydalı olacağını ümit ettiğim için yazıya dökmeyi gerekli gördüm .
ONUN KONFERANS VE KONUŞMALARINI HRISTİYANLAR DA DAHİL HERKESE AÇIK OLDUĞU İÇİN ÇOK İNSAN İZLEMİŞ .
TIKLIM TIKLIM DOLAN konferans salonlarında Hrıstıyanların ,Budist ve h
Hinduların da sorduğu sorulara cevap veriyor Deedat .
Aşağıda kaleme döktüğüm yazıda bir Hrıstıyan kadın soruyor ve DEEDAT CEVAPLIYOR  .BUYURUN BERABER OKUYALIM :
“İslam’da kadınların  erkeklerden  saygı görmek  için başörtüsü  kullandıklarını  duydum.gördüğüme göre başörtüsü bir çeşit  baskıcılık.
Neden erkeklerin  zafiyetlerinden dolayı kadınlar kendilerini korumak zorundalar?
Ne giydiklerine bakılmadan da saygı göremezler  mi ?
Başörtüsünu  açıklayabilir misiniz?
Hz. Meryem’in başörtüsü  varmıy dı?”
DEEDAT CEVAPLIYOR:
-“Bayan!
Sizin kutsal kitabınız İncil’de Paul diyor ki:
-Kadınlar  başlarını  örtmeli
Ve  o başlarını  örtmeyen  kadınlar, kafalarını kazıtmalı”
Bu sizin kutsal kitabınızda  yazılı.
– Kadın  başını açarsa saçını kestirsin.Ama kadının  saçını kestirmesi ya da traş etmesi ayıpsa başını örtsün.
(1-Korintliler 11:6)
*
Kafasını açan kadının saçlarını kazıtın.
Bunu kutsal kitabınız söylüyor.
Kadınlar ayrıca  kilisede ağızlarını açamaz.b
Bu sizin kutsal kitabınızın söylediği  bir şey  ..
“Kadınlarınız kilisede sessiz dursunlar. Konuşmak onlara izinli değil  “
(1-Coronthians 14:34)
*
Ama sizin kiliseleriniz buna inanmıyor ve siz Hristiyanlar da buna inanmıyorsunuz.
Bu yüzden  bozulmaya ,yozlaşmaya neden oluyorsunuz.
Amerika’ da New York’ta, kadınlar  güvende   değiller.
Fransa ‘da bile değil.
Gündüz zaman zaman  ,sokak ortasında  bir kadın tecavüze uğruyor ve insanlar hiç bir şey yapmadan geçip  gidiyor.
O insanlar gecerken sadece bakıp:
-Onu bırakalım. Belki egleniyordur diyorlar.
**
Ben de diyorum ki ; bu bozulmanın  nedeni sizsiniz !
Katolik kiliselerinde rahibelerin nasıl giyindiklerini  biliyorsunuz.
Kimse onlara ikinci bir bakış  atmıyor. Eger İSA’nın annesi Meryem buraya gelseydi, kimse ona bir bakış atmazdı  ama benim  sevgili kardeşim.
Sahildeki o bikinili kadınlar kıyafetler ilgiyi çekiyor. Benim gibi yaşlı bir adamın  bile.
Sana dürüstçe söylüyorum.
Eğer oraya gidersem içim yanıyor olacak.
Gerçekten bu erkekliğn doğasında var. Tanrı  bizi böyle yaratmış.
Bu dünya hayatında bir erkeğin  en  çok ilgisini çeken  şey  kadınlar.
Bunu biliyor musunuz?
Kur’an diyor ki:
“Erkeklerin  göz  diktikleri  şey  kadınlar.!
Kadınlar!
İlk sey kadınlar!
Biliyor musun, benim 11 tane cocugum var.
Kendi  futbol takımımı kurabilirim .
Ve bu beni gururlandiriyor
Kendi takımım.
*
Kur’an da ilk bahsedilen kadınlar. Kadınlar bu dünya hayatında erkeklerin  ilgisini çeken en önemli şey.
Ve bunu benim batılı arkadaşlarıma kanıtlamaya gerek  yok.
Seni  de ikna  etmeme  gerek yok.
Ben  dedim ki:
“Biliyor musun benim ülkemde, benin şehrim Durban’da buna son vereceğiz tamam mı?
Durban şehrinde, kullanılmış kamyonlar satan bir şirket  var.
Ve kamyonun üzerindeki bu  reklamda bir kadın.
Bir bikinili kadın.
Ve bir başka  şirket var .t
Tarım aletleri satıyor.
Ve üzerinde bikinili kadın olan traktörler.
Ben de batılılara  sordum.
– O traktörün üzerinde duran kadının reklamla ne alakası  var.?
**
Erkekler haricinde  tabii.
Çünkü  kadın erkeklerin reklama bakmalarını sağlıyor.
Bundan baska BMW markalı bir araba var.
Duydunuz mu bilmem ?.
Mercedes’ten biraz daha iyi olduğu söyleniyor. Fakat ben onu almak istemedim.
Bir Wolksvagenim vardı  ve onunla 120 mil yaptım.
Ve onu baska bir Wolksvagenle değiştirmek  zorunda  kaldım.
Sonra bir  başkası. Sonra Bir başkası.
En  sonunda onları yapmayı durdurdular.
Ve” Golf” yapmaya başladılar.
Ben de onlardan birini almak zorunda kaldım.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Ama hala bir Bmw almak istemedim .
Yine de o gazetedeki reklama bakmak    zorunda kaldım.
Bir Bmw gördüm  .
Tanga denen deniz  kıyafetini giymiş bir kadin arabanın önünde oturuyor.
Ve kıyafetinin  üstünde:
“Onu simdi bir test sürüşüne çıkartın. ” diyor.
Soruyorum:
-Arabayı mı, yoksa kadını  mı  kastediyorsunuz?
Ve kıyafetinin üstünde:
“Onu test sürüşüne  çıkartın.!”
DEDİM Kİ:
– BAKIN !Bu kendinizi yönlendirdiğiniz yer.
Batılılar anneletini ,eşlerini ,kızlarını satıyorlar.
Onun karısı bir star!
Ve ekranda bir nevi tecavuze uğruyor!
Ve onlar bunu izliyorlar!
Annelerinizin,karılarınızın   kızlarınızın ekranda bu şekilde tecavuze uğramasını izlemeyi seviyor musunuz?
Bu sizi eğlendiriyor  mu?
Karın  bir star!
Bu nasıl  bir hastalık ?
Elhamdulillah ! bu hastalık biz müslümanlara daha ulaşmadı.
Ve biz bundan uzak durmaya çalışıyoruz.
Bunlar  sizin hayatınızdaki zevkleriniz!
Sizi zorlamaya hiç hakkımız  yok.
Ama  diyebiliriz ki
**
Ateşle oynuyorsunuz!
Ve bu dünyada, özellikle bundan sonraki dünyada bunu ödeyeceksiniz!
AHMET DEEDAT
EVET Sevgili kardeşlerim .Deedat yıllar önce bu hastalığın müslüman ülkelere sıçramadığını söylüyor .lakin şimdi hiç de öyle değil .maalesef şimdi tesettürün bile içi boşaltılmış ,teseettür demeye bin şahit ister vaziyette dolaşıyoruz .
peygamberimizinve KUR’AN’ın bize belirrtiği,anlattığı tesettür nerde ?
bu yazı bir nebze kendimizi siğaya çekip “SAHİ!TESETTÜR NEYDİ ?PEYGAMBERİMİZ TESETTÜRÜ NASIL ANLATMIŞTI ?”DEMEMİZE VESİLE OLUR İNŞAALLAH .
TESETTÜRÜN RUHUNA VARABİLMEMİZ DİLEK VE DUASIYLA SEVGİLİ KARDEŞLERİM !
ALLAH’A EMANET OLUNUZ..
YAZAN :SERAP UYSAL

DÜNYANIN BİR NUMARALI MÜSLÜMAN MÜNAZARACISI :AHMET DEEDAT KİM?

Büyük İSLAM alimi AHMET DEEDAT, 1918 ‘de Hindistan ‘da Surat Bölgesinde doğdu.
Doğumundan sonra terzi olan babası GÜNEY AFRİKA’ya göçeder .
Eğitimi düzgün devam etmez . Fakirlik ve cehaletle mücadele içinde geçen çocukluğu 1927 yılında babasının yanına gittiğinde de devam eder .O ,babasının yanına gittiğinden bir süre sonra  annesi vefat eder .
9 yaşında, gurbette bu çocuk gittiği ülkede konuşulan İngilizceyi de bilmiyor lakin, büyük bir çaba göstererek kendini bütün varlığı ile öğrenmeye adar . Ve neticede İngilizcesini mükemmel seviyeye çıkartır.
Fakirliği okuldan ayrılmasına engel olsa da ,ilim öğrenmek için illa ki okul olması gerekmediği bilinci ile her fırsatta kendini geliştirir.
16 yaşında okulu bıraktıktan sonra çalışmadığı iş kalmaz nerdeyse.
Her şeyde hayır aramalıyız değil mi ?
İşte DEEDAT’IN HAYATININ DÖNÜM NOKTASI …
GÜNEY NATAL’da müslümanlara ait bir dükkan ve bitişikte bir papaz okulu .
Dükkana gelen papaz öğrenciler İslam’a karşı tahkir edici saldırı ve tahrikleriyle DEEDAT’taki ilim aşkını daha da artırır.
Niyeti misyoner papazların propagandalarına mukabele arzusudur.
Bu azim ve gayretle kaynak kitap arayışına koyulur .Ve ilahi takdir onu HİNDLİ Meşhur alim RAHMETULLAH HİNDİ’nin kitabı “İZHAR-Ü’L HAK”la karşılaştırır.
Bu kitap Hindistan’daki Müslümanların İngiliz hakimiyeti döneminde misyonerlerle ettikleri mücadeleleri nasıl yaptıklarını ve bu faaliyetleri nasıl İSLAM lehine çevirdiklerini ve kazandıkları başarıları ve teknikleri anlatmaktadır ki, bu da Dededat’ın arayıp durduğu kaynağın menbaının taa kendisidir .
misyonerlerle münazara …
Bu fikir onda öyle derin etki yapar ki ,bu şevkle eline İNCİL’İ ALIR VE papaz öğrencilerle münazara heyecanı başlar .
Papaz öğrencilerin mukavemetini öylesine kırar ki ,artık rakibi çevre bölgelerdeki papazlar ve Hristiyan ilahiyatçılardır .
Onun artık kendini adadığı bir davası vardır ve İSLAM’ıngüzelliğini ortaya koymak ,çıkarmak zamanıdır bu dem diyerek ,tebliğ aşkıyla 30 senesi bu uğurdageçer .
İncil üzerine bir çok ders verir.
ES-SELAM adlı enstitüyü kurar .Burda yetişen yüzlerce tebliğci onun izinden yürür .
Ailesi de bu işlerden nasibini alır .Ona destek verirler .Ailesiyle kurdukları ,içinde bir de mescidin bulunduğu bina bugün halen onlarn adeta simgesidir.
Hrıstiyanlık üzerine öylesine bilgi sahibi olur ki ,papazları bile bu konuda geri bırakır .Misyonerlerin korkulu rüyasıdır o artık .
Farklı İncil’lerdeki BİRBİRİYLE ÇELİŞEN AYETLER  Deedat tarafından ortaya konuldukça onbinlerce misyoner dinlerini sorgulamaya başlar.
NETİCE  :Başta GÜNEY AFRİKA olmak üzere binlerce misyoner papaz müslüman olur .
VERDİĞİ TÜM KONFERANSLARIN video kasetlerinin çoğaltılıp tüm dünyaya dağıtılması İSLAM’ın anlatılması aşamasına katkı sağlar .
 Tatlı mizacı ve mizahi anlatımı ,üslubu onu “EN İYİ MÜNAZARACI”olarak adlandırılmasına vesile olur .
1986’da ULUSLARARASI KRAL FAYSAL “ödülünü alamaya hak kazanır .
Ama onun için en büyük ödül İSLAM’ı anlatırken duyduğu heyecandır .
Son anına kadar misyonerlerin İSLAM’a verdikleri tahribatın zararlarını önlemek ve dini tebliğ ile uğraşır .
Bu onun kitaplarıyla da katkı verdiği örnek bir çalışma ve gayrettir .
uluslararası davet merkezi’nin KURUCUSU VE BAŞKANIDIR.
20 ‘nin üzerinde kitap ve 2o  milyondan fazla kopyası ücretsiz dünyanın dört bir yanına ulaşır .
Konferanslar ve seminerler de dünyanın her yerinde onu beklemektedir artık .
Özellikle Evangelistleri bir çok kereler açık oturumlarda  sus -pus pozisyonuna sokar .
 O kadar çok insan onun vesilesiyle İslam’a girer ki bu sayede bir çok Hrıstiyan teolog ve papaz İslam’la müşerref olurlar .
Bir çok kitap yazdı demiştik .Son kitabı “İSLAM VE HRİSTİYANLIK ARASINDA TERCİH “i eski ABD Başkanı BİLL Clinton ve eşine ve bir çok devlet başakanı ve eşlerine hediye eder .
Hilary Clinton bu kitabı çok beğendiğini ifade eder .
*
Yıl 1996 .
Deedat ,Avustralya’ ya yaptığı tebliğ gezisinden bir süre sonra felç olur .
Gözleri hariç hiçbir yerini kıpırdatamaz olur lakin ,yine de hastalığının devam ettiği  o 9 yıl boyunca ölene kadar yine de gayretten geri kalmaz .
Eşi HAVVA Hanım onun hastalığı esnasında ona canla başla bakar ve tebliğine devam edecek desteği ona verir .
Ve oğlu Yusuf onun  Kur’an okurken son nefesini verdiğini açıklar .
BELİRTİLECEK BİR HUSUSU DA AÇIKLIĞA KAVUŞTURALIM .
Bir ara 19 mucizesi ile ilgilenir .Lakin sonradan bunun uydurma olduğunu anlar ve bunun zorlama ile  bir oyun olduğunu anlayınca hatasından döner ve bu konuda yazdığı  kitabını da imha eder .
Türkçeye de eserlerinden bir kısmı çevrilir .Video kasetleri ise her yerde mevcut .
İnternet ortamında Ahmet DEEDAT VİDEOLARI diye aradığınızda ulaşmak ve istifade etmek mümkün .
Allah bizlere de onun gibi ömrümüzüİS LAM’a vakfetmeyi nasip eylesin .
Ona da rahmetiyle muamele eylesin .
Eserlerinden bazıları (türkçeye çevrilen)
1-KİTAB-I MUKADDES ALLAH SÖZÜ MÜDÜR ?
2-MUCİZELER MUCİZESİ KUR’AN
3-ARAPLAR VE İSRAİL – ÇATIŞMA MI UZLAŞMA MI ?
BU ESERLER İNLİLAP YAYINLARINDAN ÇIKMIŞTIR .
ALLAH AHMET DEEDAT VE İSLAM UĞRUNDA CANFEDA ÇALIŞAN TÜM ÖLMÜŞLERİMİZE RAHMET EYLESİN .
BİZLERE DE HAK YOLDA BİR NEBZE DE OLSA GAYRET EDENLER SAFINA BİZLERİ DE ALSIN .
AMİN .
HAZIRLAYAN VE SUNAN :SERAP UYSAL
 
 

BİR YÜCE GÖNÜLLÜ İMAM :İMAM AHMED BİN HANBEL

AHMET BİN HANBEL

Ahmed ibni Hanbel hazretleri, hicretin üçüncü asrında Bağdat’ta yaşadı.

                                  

O devirde, hadis âlimi olabilmek için belli başlı ilim merkezlerine seyahat edilir ve tanınmış hadis âlimlerinden hadis öğrenilirdi. Gönlüne hadis aşkı düşünce Ahmed ibni Hanbel de öyle yaptı. Kırk yaşına kadar İslâm ülkesini şehir şehir dolaştı, devrinin en ünlü muhaddislerinden hadis öğrendi.

O tarihte Yemen’de Abdürrezzak es-San’ânî adlı ünlü bir muhaddis vardı. Ahmed ibni Hanbel ,ondan hadis okumayı çok istiyordu. Fakat Yemen’e gidecek parası yoktu. O zaman otuz dört yaşındaydı. Yemen’e giden kervancılara, kendisini oraya götürmeleri karşılığında, yanlarında deve bakıcılığı yapmayı teklif etti. Kabul ettiler. Yemen’e ancak böyle gidebildi.

Yemen’de işi bitip de geri dönerken hocası ona yol parasını vermek istedi. Fakat o teklif edilen parayı almadı, ama hocasının gönlünü aldı:

-“Hocam!” dedi. “Eğer birinden yardım almayı kabul etseydim, senden alırdım.”

Hadis sâhasında yetişip de ünlü bir âlim olunca Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî gibi şöhretli muhaddisler onun talebesi oldu. Hatta İmâm Şâfiî gibi bazı hocaları da ,ondan hadis rivayet etti. Onun tasnif ettiği Müsned, bugün elimizdeki en büyük hadis kitabıdır.

O devir, hadis aşkının zirvede olduğu bir devirdi. Ahmed ibni Hanbel, gittiği bir yerde hadis okutmaya başlayınca, etrafında beş bin kişi toplanırdı. Bunlardan 500 kadarı ondan hadis yazarken, diğerleri onun tavırlarından, ahlâk ve edebinden faydalanmaya çalışırdı. Talebelerinden ünlü muhaddis Ebû Dâvûd,

-“O’nun ilim meclislerinde uhrevî âlemin zevki bulunduğunu” söylerdi.

Devrin halifesi bu büyük muhaddisten oğluna özel hadis dersi vermesini istedi. Fakat o, hadis rivayetinde yöneticilere ayrıcalık tanıyamayacağını söyleyerek bu teklifi reddetti.

**

Ahmed ibni Hanbel’in yaşadığı devir Abbâsîler devriydi. Devrin halifesi Me’mûn, Mûtezile mezhebini benimsedi ve bu mezhebin ileri gelenlerinin tesiriyle âlimleri, “Kur’an’ın mahlûk” yani yaratılmış olduğunu kabul etmeye zorladı. Kabul etmeyenlere işkence yapmaya başladı. Birçokları halifenin zulmünden korkup onun istediği gibi konuştu. Ahmed ibni Hanbel’in ne yiğit bir adam olduğu işte o zaman anlaşıldı. O “Kur’an mahlûk değildir” dedi ve bu sözünden hiç dönmedi.

Ona;

-“İnad edersen seni hapse atar, işkence yaparız” dediler. İbn-i Hanbel ,bu tehdidi hiç önemsemedi. Ve dediklerini yaptılar. İki yıl boyunca zindanda ona işkence ettiler. Bu mü’min adam, şiddetli kamçı darbeleri altında inlediği halde, değil onların teklifini kabul etmek, orucunu bile bozmadı.

Onun haline üzülüp ;

-“Canım n’olacak, halifenin dediğini kabul etmiş görün.” diyen dostlarına çok gücendi.

Bu hapis ve işkence hayatı tam iki yıl dört ay sürdü. Sonra evinde göz hapsinde tutuldu. Ondan hadis öğrenmek için uzak diyarlardan gelen öğrencilere hadis okutmasına bile izin verilmedi.

Ahmed ibni Hanbel’in hadis hocalarından biri, o devrin ünlü sûfîsi Bişr el-Hâfî idi. Bu büyük mâneviyât eri talebesinin yiğitliğinden söz ederken şöyle derdi:

-“Ben onun kadar sabredemezdim. O atıldığı ateşten has altın olarak çıktı.”

***

Daha sonraki halifelerden biri, ona yapılan haksızlığı bir ölçüde telâfi etmek için kendisine önemli miktarda altın ihsan etti. Fakat o, bu paraların içine haram karışmış olduğu için kabul etmedi. Dostları :
_“Aman böyle yapma, sana yine fenalık ederler. Halifenin hediyesini al!” dediler. “Peki” dedi, aldı; ama bu parayı son kuruşuna kadar fakirlere dağıttı.

                                                    

Halife, ne yapıp yapıp onun gönlünü almak istiyordu; ailesine maaş bağladı. Ahmed ibn-i Hanbel oğullarına “Bu parayı kesinlikle almayacaksınız” dedi. Ailesi çok fakirdi. Oğulları dayanamayıp halifenin bağladığı maaşı alınca onlara gücendi ve bir lokmalarını bile yemedi.

Kendisine babasından bir dokuma tezgâhı kalmıştı; onun kirasından aldığı parayla geçinmeye çalışırdı. Bu para yetmeyince kemer dokurkarısının dokuduğu kumaşı satarak rızkını temin ederdi. Çok zor durumda kaldığı zamanlarda, ekinler biçildikten sonra tarlada kalan döküntüleri, diğer ihtiyaç sahipleriyle birlikte topladığı olurdu.

Evinde yiyip içecek bir şey kalmadığında üzülecek yerde sevinir, ekmek kırıntılarını ıslatarak üzerine tuz döküp yerdi. Pahalı yiyeceklere iltifat etmez, bunlar kendisine ikram edildiğinde ya biraz tadar veya hiç yemezdi.

Mütevazı evinde eşya olarak eski bir hasır ile basit birkaç çanak çömlekten başka bir şey yoktu. Uzaklardan ziyaretine gelenlere kuru ekmek ikram eder, daha fazlasını yapamadığı için gönüllerini alırdı. Kendisinden yardım isteyen yakınlarına veya fakirlere elindeki üç beş kuruşun tamamını verirdi.

Çok nâfile namaz kılar, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in yedide birini okurdu.

Yaptığı beş hacdan ikisini veya üçünü yaya olarak yapmıştı.

Peygamber Efendimize derin bir sevgi duyar, onun hasretini çekerdi.

    ************

BİRGÜN adamın biri ondan öğüt istedi. O da şunları söyledi:

“Eğer rızkı Allah veriyorsa, rızık için tasalanmak niye?

Eğer herkesin rızkı taksim edilmişse, bu açgözlülük niye?

Eğer Allah, malını infak edene yenisini vereceğini va’detmişse, bu cimrilik niye?

Eğer gerçekten cennet varsa, bu rahat niye?

Eğer gerçekten cehennem varsa, günah işlemek niye?

Eğer Münker ve Nekir’in sorgusu gerçekse, bu gevşeklik niye?

Eğer dünya fâni ise, bu gönül rahatlığı niye?

Eğer insan kazandığının hesabını gerçekten verecekse, mal biriktirip yığmak niye?

Eğer her şey kaza ve kaderle oluyorsa, bu üzüntü niye?

                                      SUNUM :SERAP UYSAL

ÜSVE -İ HASENE:(EN GÜZEL ÖRNEK) ALLAH RESÜLÜ

Ashabı öndedir hep ALLAH RASÜLÜ’nün  , ailesi değil.
Düşünülürse Hz. Hatice annemizin çok zengin bir hanım olduğu, tüccar olup kervanlar gönderdiği.
İslam geldikten sonra ise tüm mal varlığı bu uğurda feda edilmiş Müslümanlar nefislerinden daima önde gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin ağlarken bir yandan değirmenle un öğütmekte ve ekmek yapmak istemektedir.
O sırada mescide gitmekte olan Hz. Bilal onun bu zor durumunu görünce ona yardım etmek ister ve çocuklara bakarken, annemiz de işini görür.
Dolayısıyla mescide ezan okumaya geç kalır.
Sonradan peygamberimiz bu durumu ona sorduğunda Bilal, Fatıma annemize zor durumda gördüğünden yardım ettiğini ve bu yüzden geç kaldığını söyleyince, efendimiz ona,
-”iyi etmişsin. “diye teşekkür eder.
Sonraki günlerde de ömrü boyunca olduğu gibi zor günler hep onunla beraberdir.
Su taşımak, değirmende un öğütmek, hamur yapıp ekmek pişirmek, çocuklarının bakımı, eşi… Hayatın tüm zorlukları omuzlarındadır.
Kabaran ellerini gördüğünde dayanamaz Hz. Ali ve peygamberimizden kendisine bir yardımcı vermesini istemesini söyler. Zira yeni savaş esirleri gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz, durumunu peygamber babasına arz ettiğinde olumlu cevap almış mıdır sizce?
Peygamberimizin şefkat ve merhamet kokan sözleri onu sevgisiyle sarar ama ,istek reddedilir.

Sebep:
-Kızım, önce Ashab-ı Suffa’yı düşünmem gerek. Onların durumu daha acil.
Peki, Hz. Fatıma bu duruma itiraz etmiş midir?
Hiç de değil. Zira o peygamber bağının en has gülüdür ve aynı babası gibi şefkat kokmaktadır .
Onlar bu davranış modelini kimden aldılar?
Bu davranış elbette ki, onun tedrisinden geçmiş birinin benimsediği ve yaşadığı bir roldür. Ve dünyanın hiçbir yerinde ve tarihinde böylesi bir rol –model görülmemiştir.
Zaten Allah Teâlâ, onu bizim için ;”ÜSVE-İ HASENE “ olarak nitelendirmemiş midir?
“Andolsun ki, sizden Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullâh’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.”
(Ahzâb, 21)
Onun tedrisinden geçenlerdir birbiri için diğerkamlık yapanlar, şimdilerde “EMPATİ” denilen ama herkesin kendisinin yapmadığı velakin hep başkasından beklediği empati, diğerkamlık, başkasını kendi yerine koyma veya kendine tercih etme, fedakarlık…
İşte her neci ise, adına ne denirse densin o bu konuda da Müslümanları o çok kısa sürede nasıl böylesine bir eğitim ve öğretime tabi tuttu ve bunu başardı.
Kur’an’ın rehberliğindeki bu muhteşem öğretmen, örnek insan, canlı Kur’an dediğimiz muhteşem nebinin maalesef biz bu yönlerine değil de saçının, sakalının tellerine önem atfetmiş, ravzasında iki rekat namaz kılabilmek için birbirimize eziyet vermiş, Hacer’ül Esved’i öpmeden haccımızın kabul olmayacağına inanmış, teravih namazlarını hiç kaçırmaz, tesbih namazlarının yolunu gözlerken vaktini ısrarla beklerken, onun esas tebliğinde ısrarcı olduğu farzları göz ardı etmişiz. Bizim esas sorunumuz toplum olarak buradadır …
Kavanoza taşları doldururken sıralamayı yanlış yapıyoruz…
Önce küçük taşları koyduğunuz kavanozda  büyük taşlara yer kalmaz .
Nedir bu kavanozdaki taşların anlamı ?
Onu da sonraki yazının konusu olarak belirleyelim .
SELAM VE DUALAR İLE
YAZAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

BİLGİYİ PAYLAŞMAK GÜZELDİR

İLİM ÇİNDE BİLE OLSA ALMAMIZ GEREKİYORDU DEĞİL Mİ?

VE İLİM KADIN ERKEK HERKESE FARZDI ..

O HALDE ;BİZE DÜŞEN …..

İŞTE BİZİM BU MEYANDA FELSEFEMİZ,YUKARDAKİ HADİS-İ ŞERİFLERVE BUNUN MANTIĞINI İZAH EDEN BİR SÖZ …

TA…ÇİN’DEN,  MAÇİN’DEN BİR SÖZ

“BENDE BİR YUMURTA VAR,

SENDE BİR YUMURTA VAR.

EĞER,

SEN BANA BİR YUMURTA,

BEN SANA BİR YUMURTA VERİRSEM;

YİNE SENDE BİR YUMURTA ,

BENDE BİR YUMURTA OLUR..

ŞAYET,

SENDE BİR BİLGİ VAR,

BEN DE BİR BİLGİ VAR,

BEN SANA BİR BİLGİ VERİRSEM,

SEN BANA BİR BİLGİ VERİRSEN

BENDE İKİ BİLGİ

SENDE DE İKİ BİLGİ OLUR.” 

                                                      KONFİÇYÜS

SUNUM:SERAP UYSAL

 İmdat düğmeleri, yok tabutların,    Üzülme.. Kurtarır (!) seni putların .

Düne kadar aboneydin harama
Hep derdin ki sözüm geçer parama
Şimdi musallada boşuna arama

Banka veznesi yok tabutların
Söyle biraz avans versin putların

Tapular bıraktın valiz dolusu
Varisler şimdiden kurdular pusu
Niye getirmedin hayret doğrusu

Gerçi bagajları yok tabutların
Bir taksi tutsaydı ya sana putların

Ahlak felsefende sağdıçlık maşa
Üç beş fahişeyle güreştin başa
Haydi bu gecede kaçamak yaşa

Gümüş şamdanları yok tabutların
Birkaç mum getirsin, söyle putların

Hep aşkta kazandın verdin kumarda
Dolaşmalı derdin rakı damarda
Biraz ayıldın mı bu son aşamada

Amerikan barı yok tabutların
Söyle de cin tonik versin putların

Nerede şimdi beş yıldızlı oteller
O hüzzam faslına dem vuran eller
Nerede o raks tutan incecik eller

O şantözü yok tabutların
Zil takıp oynasın putların

Yaşarken sende bir saplantı vardı
Minareler sanki sana batardı
Hele sabahları tepen atardı

Gördün ya konforu yok tabutların
Üzülme kurtarır seni putların

Ne kadar büyüktü dindara kinin
Hacıya hocaya uzardı dilin
Konuşsana mevta bittimi pilin

Oksijen tüpü yok tabutların 
Söyle bir nefes versin putların

Uyandım diyorsun lakin boşuna 
Gördün, bakmıyor hiç gözyaşına 
Hey mevta kaldın mı tek başına

Komik yasaları yok tabutların 
Söyle bir avukat bulsun putların

YAZAN :CENGİZ NUMANOĞLU

SUNAN :SERAP UYSAL

DUY BABAM İLAHİSİ :2

ALİ ERCAN’IN BU İLAHİSİ Nİ DİNLEYENLER ,” AHHH AH “DİYE DİNLER.

              İLAHİDE SÖYLENENLERİ TATBİK                        ETMEYEREK DE ACI ACI İNLER..

İRET ALMAK LAZIM Dİ Mİ?

Anamı da sormak istersen eğer,
Ne kadar da hüneri varmış meğer,
Altmışından sonra çorapsız gezer,
Halini bir görsen gülersin baba.

Sonra, anacığım şikayetçi senden,
Doyasıya açık seçik gezememiş,
Bundan dolayı senden çok bezmiş,
İlle de evleneceğim diyor duy baba.

Netice de birkaç gün eve gelmedi,
Bir ahbaptan duydum anam evlendi,
Kocasını görsen sanırsın evladı,
Anam altmış kocası otuz duy baba.

Ben küçük oğlundan fayda yok sana,
Bir fatiha bile okumadım sana,
Çünkü dinimi öğretseydin bana,
Böyle olacağını bildirmedin baba.

Üzerine hac farz oldu yapmadın,
Ezanlar okundu namaz kılmadın,
Bir fakire sadaka bile vermedin,
Hangi yüzle huzura vardın sen baba.

Bu sözlerden ibret alın babalar,
Sizler de dinleyin sayın analar,
Demeyin daha çok zamanı var,
Babam gibi akılsız olmayın babalar.

Bu mezar taşına ibretle bakın,
Okumadan geçmeyin dostlarım sakın,
Evlatlarınıza helal mal bırakın,
Sakın babam gibi olmayın babalar.

Doğru sözüm babama yalan gelirdi,
Neticede ömrü de sona erdi,
Bu mektubu sana furkan”ın yazdı,
Oradaki babalara sen oku babam.

                                           ALİ ERCAN

                            ARAŞTIRAN VE SUNAN :SERAP UYSAL