HİCRET HATIRALARI

YESRİB :İKİ TAŞLIK ARASI ŞEHİR
HİCRET İÇİN CENAB-I HAKK’IN SEÇTİĞİ ŞEHİR .
SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİ VE SAHABELERİ BAĞRINA ALANDA MEDENİ OLACAK OLAN ,MÜNEVVER OLACAK OLAN ŞEHİR .
YESRİB :ARTIK MEDİNE -İ MÜNEVVERA  OLMAYA ADAY ŞEHİR …
MÜJDELENMİŞTİR HİCRET ve Müslümanları bağrına basmak için gün saymaktadır ARTIK YESRİB .
SANKİ O DA MEDİNE OLMAK İÇİN ADETA CAN ATARCASINA .
Akabe biatleri yapılır ilkin.
Bu bir söz vermedir.
Bir davettir.
Bir çağrıdır.
Bir bağrını açmadır Müslümanlara.
Ve, davete icabet gerektir.
İhtiyaç da vardır.
İslam sancağı, davet edilen yerden göklere yükselmelidir.
Müslümanlar rahat bir solukla ,dinlerini rahatça yaşabilmeye ve dinlerini tebliğe öylesine muhtaçtır ki …
Yesrib de bu tebliğe açtır.
ÖZLEMLE BEKLENEN SEVGİLİ PEYGAMBER GELSİN ,YOLLARINI AYDINLATSIN ,KARANLIK GÜNLER VE GECELER ,KAN ,KİN SONA ERSİN .
İhtiyaç elzem.
Duygular sel olmuş, bekleniyor gelecek nebi.
Önceden gidenler orayı zaten gülistana çevirecek nebi için hazırlamış, dikilecek İslam güllerine toprağı hazırlamış, kabartmış bekliyorlar.
Yesrib, kendine o tohumu atacak nebiyi beklerken heyecan dorukta!
Ve hicret günü geldi çattı.
Ölüme meydan okuyan bir yiğit var şimdi sahnede.
Peygamberin tebliği uğruna, hicretinde ona en yakın destek onu örnek alan HZ. Ali’den.
Gözünü bile kırpmadan HAKK’IN sevgili elçisinin yatağına yatar .
Ve müşrikleri aldatır.
Ve emanetler…
Emanetler vardır.
İşin tuhaf yanı odur ki, müşriklerin emanetleri de vardır arasında.
“Muhammed’ül Emin” adını verdikleri ama hak peygamber olduğuna iman edemedikleri halde, sırf inatlarından ve kavim – kabile taassubundan iman etmeyen bu insanlar, en değerli eşyalarını O’na emanet ederler.
Peygamberler ,”GÜVENİLİR “insanlardır.
Yoksa peygamber olamazlar.
Bu bir çalışma değil, bir Allah vergisi durumdur.
Peygamberler tebliğcidir.
Canları pahasına da olsa, tebliğden vazgeçmeleri mümkün değildir.
Emanet sahibidirler.
Emanete ihanet etmeleri asla düşünülemez.
Tıpkı hicret gününde hak nebinin hareketi gibi.
Ölüm pahasına da olsa emanetler sahiplerine ulaştırılacak.
Ve kapıdan çıkış.
Dayandığı yüce Allah …
Ve kendisine vahyedilen ayetler eşliğinde çıkıyor evinden .
Yasin suresinden okuduğu “fehüm la yubsirun”a kadar olan kısım
Serpilen bir avuç kum, yöneldiği rahman ve rahim olan ALLAH’IN ADIYLA EVDEN ÇIKIŞ VE ADETA BAKAR KÖR OLAN GÖZLER.
Başlar işte hicret yolculuğu ,böylesine adanmışlıklarla .
İncelenesi bir eylem var burada .Aslında bir değil birbirine bağlı bir çok eylem ki ,İSLAM’IN güzelliği buralarda çok belirgindir .
Can korkusu emanetlerin verilmesine engel teşkil etmez.
Emanet sahiplerinin müşrik ve kafir olması onların malını gasbetmek için bir sebep değil.
Bilakis koruma öylesine güçlü ve kuvvetli olmalı ki İSLAM’IN  güzelliği ortaya çıksın.
Hem bir şey daha var zikredilesi:
Münafığın alameti üçtür hadis-i şerifi
Buyurur ki kutlu nebi sonraki yıllarda:
“Münafığın alameti üçtür:
Söz verir, sözünde durmaz.
Yalan söyler.
Emanete riayet etmez, ihanet eder .”
Durulup düşünülesi bir durum değil mi bu?
İmanla ilişkili.
Ve kendisi bu durumda da örnek: Üsve-i Hasenemiz!
**
Kapısının önünde kanlı katil, canavar ruhlu insanlar var!
Alacakları yüz deve ödül sadece Ebu Cehil’den.
Daha kim bilir neler var ?
Ve böylesi bir cesaretle çıkıp giden bir cesaret simgesi yüce şahsiyet: SEVGİLİ PEYGAMBERİM (sav)
Akıllara ziyan bir durumdur bu.
Allah’a teslim oluş, Ona yöneliş ve sadece ondan yardım dilemek.
İşte, nokta kadar menfaat için virgül gibi  eğilmeyi prensip edinenlerin dünyasında, o bir güzel örnektir bize .
Burada biz aslında Fatiha suresindeki hayata yansımayı görürüz.
“YARABBİ! YALNIZ SANA YÖNELİR,YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ .”
Bunun, bu davranış modelinin başka bir açıklaması olabilir mi?
Allah’a yönelişin zirve yaptığı an ve mağara .
Kapıya kadar geldikleri o mağara önünde HZ. Ebubekir, ona bir şey olacak endişesi ile tir tir titrerken, O,Allah’ın yardımına öylesine inanmış ve güvenmiştir ki.
O yardımın tecellisini Hz. Ebubekir de görmüştür .
Müşrikler eğilseler görecekler, Hakk’ın elçisine bir ziyan vereceklerdir diye korkusu.
Ama görünen odur ki o mağara güvercinlerin yurdu ,örümceklerin yuvası ,akasya ağacının yeşerdiği ,yabani otların bürüdüğü yerdir adeta .
Öyle ki
-Mümkünü yok, burada olamazlar! diyor müşriklerin elebaşları, kibirli reisi.
Belki de …BELKİ DE …
ÖRÜMCEK YUVASI YOKTU ORDA…
ESAS ÖRÜMCEK HAKK’I GÖREMEYEN GÖZLER ÜZERİNE AĞINI ÖRMÜŞTÜ ..
Oysa iz süren rehber:
-İzler mağaranın ağzına kadar geliyor ,mutlak burada olmalılar derken hesap edemediği şey ,Hakk’ın sevgili elçisine sahip çıktığıdır .
Sen Allah’ı seversen, Allah seni sevmez mi?
Sen O’na güvenirsen, o seni korumaz mı?
Atalarımızın da dediği olmuştur:
“Mevlam eylerse kişinin işini ,
Taşa geçirir dişini,
Mevlam eylemezse kişinin işini
Paluze yerken kırar dişini.”
Bu kabilden mucizeleri ile desteklediği ve ihsanda bulunduğu nebisine yardımını bir de ayetiyle perçinleştirmiştir .
Ne güzel diyor o ayette Yaradan :
“  Siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kafirler, ikiden biri olarak onu (Mekke’den )çıkarmışlardı ve ikisi mağarada iken, arkadaşına :
“Hüzne kapılma !ALLAH ELBETTE BİZİMLE BERABERDİR .”
DİYORDU. BUNUN ÜZERİNE Allah ona sekinetini indirmiş, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş ve küfre sapanların da kelimesini alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi ise yüce olandır.
ALLAH ,AZİZDİR HAKİMDİR .”
TEVBE :40
Onun bu cesareti sadece hicret gününde değil, HUNEYN gününde o en sıkıntılı anda, Medine’deki zor günlerde, savaşlardaki en kritik anlarda da görülmüş cesaret timsali bir peygamberin ümmeti de, onun gibi cesurca davranışları ondan örnek almıştır.
Onun tebliğinde Müslümanlar kafirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametlidirler .
Daha İslamiyetin ilk yıllarından itibaren O,öylesine etkili bir tebliğ metodu uygulamıştır ki müminlerin kardeşliği tüm dünyada emsali görülmemiş bir örnektir.
O, bir çimento mesabesindedir.
Bildiren Allah ,uygulayan ve tebliğ eden ,yaşama geçiren Hak nebi ..
***
Medine’de ilk günler.
HER ŞEYİNİ MEKKE’DE, dünyanın, İslam’ın gözbebeği Ka’be diyarında bırakan müminler Medine’yi yurt edindiklerinde sadece yurt değil, kardeş ,dost da edinmiş oluyorlardı Yesrib’de .
Öyle bir medeniyet inşa edildi  ki,iki taşlık arası diyar medeni oldu …medeni şehir :Medine : MEDİNE –İ MÜNEVVERA
Tüm Müslümanlar Medine’de daha peygamber gelmeden birbirine Mekkeli –Medineli kenetlendiler.
Dünyaya örnek oldular.
Bugün dünya böylesi bir kardeşliğe öylesine muhtaç ki!
Evleri iki odaysa; bir odasını,
Tek odaysa; ortadan perdeyle bölerek,
Ekmeğini, azığını paylaşarak,
Hatta iki eşi olan biri der ki;
-Eşimin birini boşayayım onu nikâhla, diyecek kadar,
Din kardeşini kendisine mirasçı kılacak kadar bir samimiyet ,ülfet ,kaynaşma ,birlik ve beraberlik ruhu …
Daha ne isim verirseniz veriniz, dünyada bu hareketin bir eşi, menendi yok. Rastlanmamış.
Ancak şu da belirtilmeli:
Karşılarındaki insanlar da, fırsat bu fırsat demiyor.
Suiistimal yok, iyi niyeti yani .
Diyor ki:
-Sen bana sadece çarşı –pazarın yolunu göster.
Malın da, hanımın da sana mübarek olsun!
Sağol, diyerek sadece Allah’a güvenmenin, iyi ve halis niyetlerinin karşılığını göreceklerdir.
Ve bu meyanda hareket eden kişilerden özellikle Abdurrahman bin Avf, peynir ticareti yaparak çok zengin olur.
DEVAM EDECEK
YAZAN:SERAP UYSAL

VEFADA DA ÖRNEKTİ HAKK NEBİ

Tarih defterinin sayfalarını çevirdiğimizde görürüz ki; Sevgili peygamberimizin  tek gayesi Allah’ın dinini tebliğ ve bu uğurda eğer gerekirse can feda etmektir.
Şanla şerefle yazılan tarih sayfalarında onun ümmetinin de geçtiği tedrisin hakkını verdiği, onun emeklerini boşa çıkarmadığını görmekteyiz.
Tarih: Hicret yılları yani 616 ‘yi gösteriyor…
Ama bu Medine’ye hicret değil. İlk hicret 615 ve 616 yıllarında Medine’den önce Habeş illerine yapılmıştır .)
Allah’ın sevgili kulu ve elçisi en önce kendi canının derdine düşüp de hicreti düşünmemiş. Önce ümmeti, sonra ümmeti ,düşündüğü hep ümmeti :”ümmeti ,ümmeti .”dilinde şifredir bu .
Mekke ‘de Müslümanlara eziyetin alıp başını gittiği, ailesi kuvvetli olanların dahi işkenceye aruz kaldığı günlerdir.
Bu arada zikretmek gerekir ki en yakınları dahi işkenceye maruz bırakır Müslümanları… Kimini anası, kiminin amcası, kiminin sahibi kölelerine eziyeti bir vazife bilirler…
Gaye İslam’dan vazgeçirmektir. Tekrardan putlara dönüşün sağlanmasıdır…
Ne ki asla imanlarından taviz vermezler .açlık ,susuzluk ,üç yıl boyunca boykot,alay ,eziyet hiçbir şey onları çeviremez bu kutlu yoldan …şehit olanlar olur …ilk şehit Yasir ve sevgili eşi Sümeyye’dir .
Sümeyye annenin ismi şimdi halen yâd edilir. Onun unutulmadığını evlatlarına verdiği isimlerle ispatlar günümüz Müslümanları dahi…
Ama bu eziyetlere yüreği dayanmayan efendimiz onları gönderecek bir diyarı dillendirir:
-“Habeş diyarının hükümdarı iyi insandır… Umulur ki sizi korur, sizi misafir eder diye düşünmüştür ve bu düşüncesinde de yanılmadığını Habeş hükümdarının muamelesi ispatlayacaktır.
İlk giden kafile 615 yılında bir avuç müslümandır. Aralarında peygamber kızı Hz. Rukiye ve eşi Hz. Osman da vardır…
Bir süre sonra Kureyş’in Müslüman olduğu söylentisi çıkar, geri dönerler ama söylenti gerçek dışıdır…
Eziyetler misliyle artar. Bunun üzerine 616 yılında 100 e yakın Müslüman Hz. Cafer önderliğinde yine gider Habeş ellerine ilk muhacirler olarak.
Müşriklerin bu durumu hazmetmeleri düşünülemez bile.
Mekke dışına taşan Müslümanlar onları oldukça rahatsız eder.
Onlar da giderler Habeşistan’a… türlü entrika, hile ve rüşvetle Müslümanları geri almaya çalışırlar bu emniyetli yerden…
Müslümanların temsilcisi ki HZ. CAFER ‘dir. Mute savaşında “TAYYAR “lakabını alacak olan, iki kolu kesilip, vücudu delik deşik olup, yine de sancağı bırakmayıp şehit olan kutlu sahabe. Hz. Ali’nin ağabeyi. Amca EBU Talib’in büyük oğlu.
Bu yiğit sahabe öyle güzel dile getirir ki Müslümanların meramını, arzuhallerini .
Tarihler onun Necaşi ASHAME’nin huzurunda nasıl konuştuğunu şöyle kayda dökmüşlerdir:
-Ey Necaşi!
Sor bakalım, biz onların esiri miyiz?
-Sor bakalım, biz onlara borçlu muyuz?
-Sor bakalım, aramızda kan davası mı var?
Ve tüm bunlara aldığı cevap” hayır “olduktan sonra tane tane şunları söyler:
-“Biz şöyle şöyle bir kavimdik …diye eskiden sahip oldukları cahiliye adetlerinin kötülüğünü dile getirir ve:
-Allah, bizi tüm bu kötülüklerden kurtarmak için aramızdan birini elçi olarak seçip gönderdi. Ve bizi hidayete kavuşturdu diye devam eden muhteşem konuşmasını yaptığında Necaşi ASHAMETÜBNÜ AMR, onları müşriklere teslim etmek şöyle dursun ilk Müslüman olan devlet adamı olarak tarihe geçer .
Hz. Muhammed bu. (sallallahu aleyhi ve sellem )
Öyle sıradan, vefasız, duyarsız, umarsız bir insan değil. Her haliyle örnek olduğu gibi vefasıyla da örnektir O.
Yıllar sonra Necaşi’nin ölümünü duyduğunda, onun ardından gıyabında ilk cenaze namazını kılmış ve onu hayır dualarla anarak, dua ederek vefa ve alicenaplığı ile örnek olmuştur.
Kadir, kıymet bilen bu konuda da üsve-i hasenemiz olan kutlu nebi! Selam sana!
Bir teşekkürü bile birbirimize çok gördüğümüz ,şu medeni dediğimiz dünyada ,1400 küsur yıl önce bir insan çıkıyor ve medeni dünyanın medenilik alametlerini bize taa o zamandan öğretiyor .
Soralım şimdi kendimize: SAHİ BİZ O MEDENİYETİN NERESİNDEYİZ ŞİMDİ?
yazan ve sunan :serap uysal

HAS BAHÇENİN GÜLÜ: FATIMATÜ’Z -ZEHRA

Ashabı öndedir hak  NEBİ’ nin hep, ailesi değil.
Düşünülürse Hz. Hatice annemizin çok zengin bir hanım olduğu, tüccar olup kervanlar gönderdiği.
İslam geldikten sonra ise tüm mal varlığı bu uğurda feda edilmiş Müslümanlar nefislerinden daima önde gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz bir gün; Hz. Hasan ve Hüseyin ağlarken bir yandan değirmenle un öğütmekte ve ekmek yapmak istemektedir.
O sırada mescide gitmekte olan Hz. Bilal onun bu zor durumunu görünce ona yardım etmek ister ve çocuklara bakarken, annemiz de işini görür.
Dolayısıyla mescide ezan okumaya geç kalır.
Sonradan peygamberimiz bu durumu ona sorduğunda Bilal, Fatıma annemize zor durumda gördüğünden yardım ettiğini ve bu yüzden geç kaldığını söyleyince, efendimiz ona,
-”iyi etmişsin. “diye teşekkür eder.
Sonraki günlerde de ömrü boyunca olduğu gibi zor günler hep onunla beraberdir.
Su taşımak, değirmende un öğütmek, hamur yapıp ekmek pişirmek, çocuklarının bakımı, eşi… Hayatın tüm zorlukları omuzlarındadır.
Kabaran ellerini gördüğünde dayanamaz Hz. Ali ve peygamberimizden kendisine bir yardımcı vermesini istemesini söyler. Zira yeni savaş esirleri gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz durumunu peygamber babasına arz ettiğinde olumlu cevap almış mıdır sizce …
Peygamberimizin şefkat ve merhamet kokan sözleri onu sevgisiyle sarar ama istek reddedilir.
Sebep:
-Kızım, önce Ashab-ı Suffa’yı düşünmem gerek. Onların durumu daha acil.
Peki, Hz. Fatıma bu duruma itiraz etmiş midir?
Hiç de değil. Zira o peygamber bağının en has gülüdür ve aynı babası gibi şefkat kokmaktadır .
Onlar bu davranış modelini kimden aldılar?
Bu davranış elbette ki, onun tedrisinden geçmiş birinin benimsediği ve yaşadığı bir roldür. Ve dünyanın hiçbir yerinde ve tarihinde böylesi bir rol –model görülmemiştir.
Zaten Allah Teâlâ, onu bizim için ;”ÜSVE-İ HASENE “ olarak nitelendirmemiş midir?
“Andolsun ki, sizden Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullâh’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.”
(Ahzâb, 21)
Onun tedrisinden geçenlerdir birbiri için diğerkamlık yapanlar, şimdilerde “EMPATİ” denilen ama herkesin kendisinin yapmadığı velakin hep başkasından beklediği empati, diğerkamlık, başkasını kendi yerine koyma veya kendine tercih etme, fedakarlık…
İşte her neci ise, adına ne denirse densin o bu konuda da Müslümanları o çok kısa sürede nasıl böylesine bir eğitim ve öğretime tabi tuttu ve bunu başardı.
Kur’an’ın rehberliğindeki bu muhteşem öğretmen, örnek insan, canlı Kur’an dediğimiz muhteşem nebinin maalesef biz bu yönlerine değil de saçının, sakalının tellerine önem atfetmiş, ravzasında iki rekat namaz kılabilmek için birbirimize eziyet vermiş, Hacer’ül Esved’i öpmeden haccımızın kabul olmayacağına inanmış, teravih namazlarını hiç kaçırmaz, tesbih namazlarının yolunu gözlerken vaktini ısrarla beklerken, onun esas tebliğinde ısrarcı olduğu farzları göz ardı etmişiz. Bizim esas sorunumuz toplum olarak buradadır …
Kavanoza taşları doldururken sıralamayı yanlış yapıyoruz…
Önce küçük taşları koyduğunuz kavanozda  büyük taşlara yer kalmaz.
yazan ve sunan :serap uysal

AMA SAHABİ ÜMMÜ MEKTUM VE KUREYŞ’İN AZGINLARI 

 

Tek gayesi insanların gaflet bataklığından, dalalet çukurundan kurtulup hidayete yol almasıdır kutlu nebinin.

Der ki:

“Tıpkı ateşe koşan pervaneler gibisiniz. Ben sizi eteğinizden tutup çektikçe siz ateşe koşuyorsunuz .”

Tebliğ zor iş…

Ama Allah’ın tüm seçilmiş elçileri gibi O da hiçbir maddi menfaat beklentisi, dünyalık talebi olmaksızın, hedefine sadece tebliği koymuştur.

Ölüm pahasına, her şeyini yitirme pahasına…

“Bir elime ayı diğer elime güneşi verseler yine de davamdan vazgeçmem “diyen bir nebidir O!

İnsanlar inanmıyor diye üzülür kimi zaman… Allah ,ikaz eder:

“Adeta kendini helak edeceksin, oysa sana düşen sadece tebliğdir.

Şuara: 3)

Değil mi ki o ,zaten elinden gelenin en iyisini zaten yapıyor ve diyor ki:

“Benim elimle bir kişinin hidayete ermesi, bana her şeyden daha sevimlidir .”

Hak Nebi Hz. Ali’ye Hayber fethi esnasında şu muhteşem sözü söyler:

“Ey Ali, Allah Teâlâ’nın senin sayende tek bir kişiye hidayet vermesi, iyi bil ki, sana kızıl develer bahşe­dilmesinden (senin kızıl develerin olmasından) çok daha hayırlıdır.”

İnsana değer kazandıran mal-mülk, şan –şöhret değildir.

Dünyalık kriterler sökmez Allah’ın katında…

Bir an için Kureyş’in en azgınlarına belki laf anlatabilirsem, belki Allah onlara hidayet nasip ederse, bu sayede tüm Kureyş Müslüman olur düşüncesiyle o azgın müşriklerle konuştuğu esnada gelen amanın seslenişi, o anda yanında bulunan azgın müşriklerin canını sıkar.

Dedik ya, iman bir nasip meselesidir… O azgın, zengin, sefih, iman yoksullarına ve yoksunlarına laf anlatmaktansa, Rabb-i TEÂLÂ, o imana susamış, imana kucak açmış, can-ü gönülden koşmuş gelmiş kör sahabi  ile ilgilenmesinin daha hayırlı olacağını bildirir.

Allah katında kriter, imana bağrını açmaktadır.

Ve o, imana bağrını açan sevgili Müslüman, ama olduğu halde sevgili peygamberimiz sefere çıktığında ona Medine’de vekalet edecek ve sevgili Bilal-i Habeşi ile peygamberin ilk iki müezzini olma şerefini paylaşacaklardır.

İman en önemli şeydir… Kişinin zengin, fakir, köle, hür olmasının, kabilesinin vesair güvendiği dünyalık nemaların hiçbirisi Allah katında iman kadar önemli, değerli değildir.

İşte Kureyş, bu noktada büyük yanılgı içindedir. Hazmedemezler bir türlü.

Bizi nasıl kölelerle, fakir, fukara kesimle bir tutar diye düşünürler, kabullenemezler bir türlü bu olguyu…

İmanın insana verdiği değeri, zaten ancak iman eden anlayabilir…

İlk tebliğden son anlarına kadar en çok vurguladığı bu durum, veda hutbesinde adeta bir vasiyet mesabesindedir.

Yüz bini aşkın Müslüman’a irad ettiği veda hutbesinden günümüze  yüzlerce yıl geçmesine rağmen :

“Irkçılığın her türlüsü ayağımın altındadır ,arabın aceme, acemin araba üstünlüğü yoktur . h

Hiç kimse ,kimseden üstün değildir derken ….şu an yaşadığımız medeni dünyadaki tam tersi ırkçılık düşüncesi çağlar öncesi dönemde medeniyetin temellerini oluşturan bu düsturdan ne kadar uzak olduğumuzu göstermiyor mu ?

Biz bu dünyaya maalesef “medeni dünya “diyoruz… Maalesef…

HAZIRLAYAN :SERAP UYSAL

KOCA MUSTÂPAŞA: Bir muhteşem Yahya Kemal şiiri

KOCA MUSTÂPAŞA

Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakîr Istanbul!
Tâ fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul,
Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'yâda.
Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allâh'a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı.
Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.
Bir afif âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak..
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allâh'a" diyen
Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;
Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
Türk'ün âsûde mizâcıyle Bizans'ın kederi
Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.

Şu fetih vak'ası, Yârab! Ne büyük mu'cizedir!
Her tecellîsini nakletmek uzundur birbir;
Bir tecellîsi fakat, rûhu saatlerce sarar:
Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var.
Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu'cizeden,
Hak'dan ilhâm ile bir gün o güzel semte giden,
Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,
Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde,
Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,
Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl,
Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslâm'a.
Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr
Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr.
Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,
Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

Gece, şi'riyle sararken Koca Mustâpaşa'yı
Seyredenler görür Allâh'a yakın dünyâyı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan,
Unutur semtine yollanmayı artık buradan.

Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;
Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor:
"Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
Onların meşrebi, iklîmi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,
Avutur gamlıyı, teskîn eder endîşeliyi;
Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın rûhu yanar.
Ne saâdet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!..."

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa'dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü'yâdan.
Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf  illerde,
Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü'yâya.-

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!





Yahya Kemal BEYATLI

“KADIN VARDIR ÇERDEN ÇÖPTEN AŞ EDER , KADIN VARDIR PİŞMİŞ AŞI TAŞ EDER “

“KADIN VARDIR ÇERDEN ÇÖPTEN AŞ EDER ,

KADIN VARDIR PİŞMİŞ AŞI TAŞ EDER “DEMİŞLER…

DE;NİYE DEMİŞLER …

BUNUN ÖRNEĞİNİ AŞAĞIDA OKUYACAKSINIZ İNŞAALLAH …

BAZEN ANİDEN MİSAFİR GELDİĞİNDE BİZ HATUNLAR ŞAŞAKALIRIZ ,NE YAPSAM NE PİŞİRSEM DİYE ….

AMA, “MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL DE BULDUĞUNU YER “DİYEN ATALARIMIZ SÖZÜ BAZEN KULAĞIMIZDAN UÇAR GİDER …

BAZI MAHARETLİ HATUNLAR DA HABERSİZ DE GELSE ,MİSAFİRİN BİR RAHMET ,BİR BEREKET OLDUĞUNU İDRAK EDER ,YEMEK YEDİRMENİN ,İKRAM ETMENİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİNİ KAVRAMIŞSA,BUNU BİR İBADET BİLİNCİ İLE YAPAR ..

HELE Kİ RAMAZAN’DA MİSAFİR GELDİĞİNDE ,HABERLİ VEYA HABERSİZ ,ŞAHSEN BEN YEMEK YETER Mİ ACABA DERKEN ,YEMEKLERİN NASIL BEREKETLENDİĞİNE ,EKMEKLERİN YETER Mİ Kİ DEYİP ,AZ BİRAZ FAZLA ALDIĞIMIZDA HİÇ ELLENMEMİŞ GİBİ ARTTIĞINA ŞAHİT OLMUŞUMDUR..

SADECE BEN Mİ ,HERKES BUNU SÖYLÜYOR ….YEMEK YETER Mİ Kİ DERKEN ARTAN YEMEKLERİ GÖRÜNCE HİÇ YENMEMİŞ GİBİ DİYENLERİ HEPİMİZ DUYMUŞUZDUR .

EEE …ATALAR YİNE DEMİŞ ,NE GÜZEL DEMİŞ …

“MİSAFİR ON KISMETLE GELİR ;BİRİNİ YER,DOKUZUNU BIRAKIR..”

BİR RAMAZAN HATIRASI

“Devlet dairelerinden birinde bir kalem müdürünün maiyetinde çalışan memurlar:

-“Bizim şefe bir akşam baskın yapalım, iftara gidelim” diye karar vermişler. İftar topuna beş dakika kala şefin evine varmışlar. Adamcağız şaşırmış, ama belli etmeyip “buyurun” demiş. Doğru hanımına koşmuş:

-“Hanım, bir misafir baskını var” demiş. Hanım:

-“Efendi üzülme. Top patlayınca: Adetimiz böyledir, evvela namaz kılarız de. Birinci rekatta Yasin suresini, ikincisinde Fetih suresini oku. Yalnız kapıyı aralık bırak, pilavın yağını koyunca sesinden anlar, namazı bitirir, misafirleri buyur edersin.” demiş.

Hakikaten maharetli hanımın dediği gibi yapılmış ve davetsiz misafirler yemeğe oturduklarında kendilerini doyuracak kadar yemeği görünce hayret etmişler.”

ŞİMDİ NERDE BÖYLE BİRİNCİ REKATTA YASİN, İKİNCİ REKATTA FETİH OKUYACAK ADAM ?

BÖYLESİ ELBET VARDIR …HELAL OLSUN ONLARA …

YA HATUN KİŞİ …

BÖYLESİ ELİ AYAĞI ÇABUK ,YEMEĞİ ,MİSAFİRİ YÜKSÜNMEYEN ,HABERSİZ MİSAFİR GELDİĞİNDE SURAT ETMEYEN HATUN KİŞİ DE AZ BULUNUR …

ONLAR KADINLARIN YÜZ AKIDIR .

ALLAH ONLARIN HUYUNU ,MAHARETİNİ BİZLERE DE İHSAN ETSİN …

HAYIRLI RAMAZANLAR DOSTLAR..

**

YİNE ESKİ BİR YAZI..

AMA HOŞ MESAJLAR ,GÜLÜMSETEN ,TAKDİR HİSSİ İLE İNSANI DONATAN ,GÜZEL MESAJ VEREN BİR YAZI .

İKRAMIMDIR .

BUYURUN BERABER ALALIM .

SERAP UYSAL

KAZANMA VE ÇOĞALMA HIRSINA DUR DİYEN SURE: TEKASÜR SURESİ

KAZANMA VE ÇOĞALMA HIRSINA DUR DİYEN SURE: TEKASÜR SURESİ

Bugünlerde acayip bir şekilde “TEKASÜR SURESİ”ne kafayı taktım. Niye TEKASÜR SURESİ? Senelerdir ekranlardan, gazetelerden siyasilerin, cemaatlerin, gazetelerin çekişmesi hep bir güç gösterisine dönüştüğü için, bu insanların birbirini adeta yok etmek istercesine hareket etmeleri…

Bir vatandaş olarak bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Türkiye’mizi bir gemi gibi farz etsek, bu geminin içinde hepimiz varız. Battığı anda kimler kurtulabilir: meçhul. Belki de hepimiz. Fakat öylesine bir güç yarışı yaşanıyor ki, her gün haberler başladığında bugün bakalım, kim kime ne demiş, kim kimi yemiş kabilinden. Ve midemize kramplar giriyor. Tabii Aynı haberi tekrar tekrar diğer kanallardan dinlemek zorunda kaldığınızda ise sinirlerin ne hale geldiğini düşünün.(malum kumanda beylerde)

Dedim ya elbirliği edilecek yerde birinin ak dediğine diğerinin kara demesi kesinlikle muhtemel bu şahıs ve gruplar akla ister istemez Tekasür Suresini getiriyor. Açıp bir daha okuyayım dedim. Değişik tefsirlerden baktım. En son DİYANET’in çıkardığı yeni sayılabilecek bir tefsir olan hepinizin bildiği “ KUR’AN YOLU, TÜRKÇE MEAL VE TEFSİRİ” çağdaş yorumuyla paylaşmaya değer göründü. Tekasür suresine ait bölümü aynen okuyucularımızla paylaşmak istedim. Okuyalım:

ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN ALLAHIN ADIYLA

NÜZULÜ: Mushafta 102,iniş sırasına göre 16.sure. Kevser suresinden sonra, Maun suresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır.

ADI: Sure adını birinci ayette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme”anlamlarına gelen “tekasür”kelimesinden almıştır.”Elhaküm” ve “Makbure”isimleriyle de anılmaktadır.

KONUSU: Surede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve ahiret hallerinden söz edilmektedir.

MEALİ: RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA:

1-Çoğalma yarışına kendiniz öylesine kaptırdınız ki;

2-Sonunda(kimin yakını daha çok diye)kabirlere bile gittiniz.

3-Hayır! Yakında bileceksiniz.

4-Hayır, hayır! Elbette yakında bileceksiniz.

5-Hayır! Keşke kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız!

6-Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz!

7-Sonra kuşkusuz onu gözünüzle ayan –beyan göreceksiniz.

8-nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.

TEFSİRİ:

1-5.ayetler: “Çoğaltma yarışı”diye çevirdiğimiz 1. ayetteki “tekasür”kelimesi, bu sure bağlamında özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden, niçin demeden mal, evlat, yardımcı, hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri, büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, manevi ve ahlaki sorumluluğu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak”anlamına gelmektedir. Bu tutku bireysel olabileceği gibi toplumsal da olabilir. Ayette “tekasür”kavramı cahiliye toplumunun zihniyet yapısını tanıtmakla birlikte, evrensel bir mesaj da içermekte, genel bir tespit ve dolaısyla uyarı anlamı da taşımaktadır. Nitekim birkaç asırdır özellikle “gelişmiş” denilen ülke ve toplumlarda hâkim zihniyet olan kapitalizmin esası da durmadan üretip, tüketmek tekrar üretmek, karı ve serveti sınırsıza çoğaltmaktır. İşte bu dünya görüşü ve onun doğurduğu uygulamalar da bu “çoğaltma yarışı”nın çağdaş örneğidir. Ancak insanlığın manevi ve ahlaki değerlerini, birikimlerini sistem dışı bırakan, hatta tahrip eden bu yarış, sonuçta ekonomik ve siyasi gücü, iletişim imkanların da kullanarak bireysel ilişkilerden, uluslar arası ilişkilere kadar uzanan bir haksızlık ve adaletsizlik düzeni doğurmakta ve nihayet dünyayı “global” bir mutsuzluk alanı haline getirmektedir.

İkinci ayetteki “mekabir”kelimesi, kabir anlamındaki “makbere”nin çoğuludur.”Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz”mealindeki cümleye müfessirler üç türlü mana vermişlerdir.

a-Mecazi anlamda, “Sonunda ölüp kabirlere girdiniz; bu tutku ve yarış ölünceye kadar sürüp gitti.”

b-Yine mecazi anlamda , “Kabirlerdeki ölülerle övündünüz.”

c-Lafzi anlamda, “Bizzat kabirlere gidip ölülerle övündünüz.”

Tefsirlerde anlatıldığına göre Cahiliye Arapları mal, evlat, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususla övünürken yaşayanlarla yetinmeyip, kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlerdi. Surenin iniş sebebi olarak bu tür rivayetler bulunmakla birlikte genel anlamda insan fıtratındaki mal, evlat ve taraftarların çokluğu ile övünme ve benzeri davranışlar eleştirilmekte, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

Üçüncü ve beşinci ayetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kella” edatı ebedi olan ahiret hayatını orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden mal, mülk ve benzeri imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiştir.

Beşinci ayette “kesin bir bilgi” diye çevirdiğimiz “ilmel yakin”tamlaması sözlükte , “bir şeyi gerçek haliyle idrak etmek”anlamına gelen “ilim” ile “gerçeğe uygun kesin bilgi”anlamına gelen “yakin”kelimelerinden oluşan bir terim olup “kesin olan akli ve nakli delillerin ifade ettiği bilgi”diye tarif edilmiştir.

6 -8.ayetler:”…gözünüzle ayan beyan göreceksiniz”diye çevirdiğimiz kısımdaki “aynel yakin “tamlaması sözlükte göz anlamına gelen “ayn” ile “gerçeğe uygun kesin bilgi”anlamındaki “yakin”kelmelerinden oluşan bir terim olup gözlem yoluyla elde edilen ve doğruluğu apaçık olan bilgiyi ifade eder.(BK: Yusuf Şevki Yavuz, “Aynel yakin ,DİA,4,269).

Aynel yakin ile elde edilen bilginin, İlmel yakin ile elde edilen bilgiden daha üstün ve kesinlik derecesi daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır.(ayrıca bk: Al-i İmran:18)

Yüce Allah, dünya hayatında mutlak gerçeği kabul edip de ahiret hayatı için hazırlık yapmayan, aksine fani şeylere aldanıp onlarla başkalarına karşı övünenlerin ahirette cehennem azabıyla cezalandırılacağını yemin ederek haber vermiştir.

Altıncı ayette , “Cehennemi mutlaka göreceksiniz .”ifadesinin mecazi bir görme şeklinde anlaşılmaması için yedinci ayette “Onu aynel yakin olarak gözünüzle ayan beyan göreceksiniz.”buyurulmuş; böylece hem tehdit pekiştirilmiş hem de cehennem olayının büyüklüğü ifade edilmiştir.(EBU HAYYAN: 8,508)

Sekizinci ayet ise, Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü yerine getirmek üzere O’nun yolunda ve emrettiği şekilde değerlendirmeyip de onları başkasına karşı övünme ve kendini üstün görme aracı yapanların bu nimetlerden hesaba çekileceklerini, sonuçta cehennem azabıyla şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını göstermektedir.

 

KAYNAK: DİB YAYINLARI

KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEAL VE TEFSİR

PROF.HAYRETTİN KARAMAN

PROF.MUSTAFA ÇAĞIRICI

PROF.İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ

PROF.SADRETTİN GÜMÜŞ

ANLARA 2007

CİLT5,SH:677–680

 BİRKAÇ SENE ÖNCE YAZDIĞIM BİR YAZI İDİ BU  .

BELLEK KONTROLDE YİNE PAYLAŞILMALI BU YAZI DİYEREKTEN …

HAYIRLI CUMALAR DİLEK VE DUASIYLA .

SUREYİ ANLAMAYI VE MESAJINI HAYATA GEÇİRMEYİ RABBİMİZ CÜMLEMİZE NASİP EYLESİN .

 YAZAN : SERAP UYSAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A’meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.

Adam öfkeyle:-Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat bir cevap alamadı.

A’meş’in kızı babasına:-Bu gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın öfkesi dinmedi:-Eğer bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.

Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti, konuşmamakta direndi. Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A’meş’in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi, söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A’meş karısıyla olan hadiseyi anlattı, dert yandı:-Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.

Ebu Hanife:-Üzme kendini. ‘ın izniyle bir care bulunur, dedi.Ebu Hanife, A’meş’in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi.

A’meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A’meş’in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:-Oh be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif! A’meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:-Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden razı olsun.

CEN.NET CAFE

HAYATIMIZIN ANTİVİRÜS PROĞRAMI=NAMAZ
Cami imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nufus müdürlüğüne gider.
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakıninternet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim ‘fesuphânAllah’lar,estagfirullah’lar cektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:
                                      CEN.NET CAFE
Cafe işleten delıkanlıya:
– Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
– Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Abdullah hoca başlar beklemeye. Boylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan cikamiyorlarsa, ayrı ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir ‘fesuphanAllah’
Bir ‘fesuphânAllah’ daha çeker ve:
– Ahir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. ‘Aferin’ derken içinden, hayflanır, istemeden:
– Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
– Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
– Buyurun amca, ne soracaktınız?
– Sen Allah’i bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği joleli saçları, her baktığında bir ‘fesuphanallah’ daha çektiği sakal şekliyle
bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
– Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
– Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah’ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
– Bu bilgisayar ile biliyorum amca.
– Bunlarla mı? Pek anlayamadım.
– Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah’ın varlığının en açık delillerinden biridir.
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,
Mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
‘Bu Alet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.’
Darwin bile ‘çüş lan deve’ der.
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
– Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
– Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
Yani bir anlamda da farz-i muhal buranın tanrısı benim.
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
Hemen yakalıyorum onları.
-Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
-Paramız yok abi! Derlerse;
-Yok öyle yağma! deyip cezalandırıyorum.
Internet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
– Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah’ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah’ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
– Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
– Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler.
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.
– Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
– Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.
– Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
– Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
Ben de gönlümde sadece O’na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
O’nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O’nu soylemeli, O’nu anlatmalıyım.
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
O’nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.|
– Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
– Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey|
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..
– Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: NAMAZ
– Eveeet amca, NAMAZ anti-virus programlarından birisidir. Hayat sistemine kurup, gunde beş kere da bağlanırız
Böylece sürekli güncellenir.

ALINTIDIR…

SUNAN :SERAP UYSAL

 

TESETTÜRÜ BİR DE DÜNYANIN EN ÜNLÜ MÜNAZARACISI AHMET DEEDAT’TAN DİNLEYİN!

AHMET DEEDAT ,RAHMETLİ DÜNYANIN EN ÜNLÜ MÜSLÜMAN MÜNAZARACISI…
Hrıstiyanlar ve diğer diğer mensuplarıyla girdiği yüzlerce münazarada İSLAM’ı en güzel şekilde makul ve mantıklı anlatan bir şahsiyet .
Küçük yaşlardan itibaren Hristiyan papazların Güney Afrika’da yaşarken nasıl Müslümanları hor ve hakir gördüklerini ve onlara Hrıstıyanlığı empoze etmeye çalıştıklarını görmüş ve bu yoldan hareketle kendini yetiştirmiş .
 Hayatı mücadelelerle yokluk ve yoksullukla geçmesine rağmen büyük ilerleme kaydetmiş ve ömrünü bu yola vakfetmiş .
Kendi rahmet-i rahmana kavuşmuş lakin, ardında bıraktığı eserler halen onun mücadelesini yürütüyor .
Ve bu İslam’ı tebliğ mücadelesi hepimizin mücadelesi .
Türk ,Arap ,Zenci,Hindli demeden dünyanın her yerindeki rengi ve ırkı ne olursa olsun hepimizin tebliğ görevi aşikar …
Bizler de Deedat üstad gibi bu görevi yapmak durumundayız .
Allah ömrümüzü bu yolda vakfetmeyi nasip eylesin .
Deedat üstadın videolarının başına oturdum ve saatler süren uğraşlar neticesi videoları kaleme ,yazıya dökmeye uğraştım .
Daha faydalı olacağını ümit ettiğim için yazıya dökmeyi gerekli gördüm .
ONUN KONFERANS VE KONUŞMALARINI HRISTİYANLAR DA DAHİL HERKESE AÇIK OLDUĞU İÇİN ÇOK İNSAN İZLEMİŞ .
TIKLIM TIKLIM DOLAN konferans salonlarında Hrıstıyanların ,Budist ve h
Hinduların da sorduğu sorulara cevap veriyor Deedat .
Aşağıda kaleme döktüğüm yazıda bir Hrıstıyan kadın soruyor ve DEEDAT CEVAPLIYOR  .BUYURUN BERABER OKUYALIM :
“İslam’da kadınların  erkeklerden  saygı görmek  için başörtüsü  kullandıklarını  duydum.gördüğüme göre başörtüsü bir çeşit  baskıcılık.
Neden erkeklerin  zafiyetlerinden dolayı kadınlar kendilerini korumak zorundalar?
Ne giydiklerine bakılmadan da saygı göremezler  mi ?
Başörtüsünu  açıklayabilir misiniz?
Hz. Meryem’in başörtüsü  varmıy dı?”
DEEDAT CEVAPLIYOR:
-“Bayan!
Sizin kutsal kitabınız İncil’de Paul diyor ki:
-Kadınlar  başlarını  örtmeli
Ve  o başlarını  örtmeyen  kadınlar, kafalarını kazıtmalı”
Bu sizin kutsal kitabınızda  yazılı.
– Kadın  başını açarsa saçını kestirsin.Ama kadının  saçını kestirmesi ya da traş etmesi ayıpsa başını örtsün.
(1-Korintliler 11:6)
*
Kafasını açan kadının saçlarını kazıtın.
Bunu kutsal kitabınız söylüyor.
Kadınlar ayrıca  kilisede ağızlarını açamaz.b
Bu sizin kutsal kitabınızın söylediği  bir şey  ..
“Kadınlarınız kilisede sessiz dursunlar. Konuşmak onlara izinli değil  “
(1-Coronthians 14:34)
*
Ama sizin kiliseleriniz buna inanmıyor ve siz Hristiyanlar da buna inanmıyorsunuz.
Bu yüzden  bozulmaya ,yozlaşmaya neden oluyorsunuz.
Amerika’ da New York’ta, kadınlar  güvende   değiller.
Fransa ‘da bile değil.
Gündüz zaman zaman  ,sokak ortasında  bir kadın tecavüze uğruyor ve insanlar hiç bir şey yapmadan geçip  gidiyor.
O insanlar gecerken sadece bakıp:
-Onu bırakalım. Belki egleniyordur diyorlar.
**
Ben de diyorum ki ; bu bozulmanın  nedeni sizsiniz !
Katolik kiliselerinde rahibelerin nasıl giyindiklerini  biliyorsunuz.
Kimse onlara ikinci bir bakış  atmıyor. Eger İSA’nın annesi Meryem buraya gelseydi, kimse ona bir bakış atmazdı  ama benim  sevgili kardeşim.
Sahildeki o bikinili kadınlar kıyafetler ilgiyi çekiyor. Benim gibi yaşlı bir adamın  bile.
Sana dürüstçe söylüyorum.
Eğer oraya gidersem içim yanıyor olacak.
Gerçekten bu erkekliğn doğasında var. Tanrı  bizi böyle yaratmış.
Bu dünya hayatında bir erkeğin  en  çok ilgisini çeken  şey  kadınlar.
Bunu biliyor musunuz?
Kur’an diyor ki:
“Erkeklerin  göz  diktikleri  şey  kadınlar.!
Kadınlar!
İlk sey kadınlar!
Biliyor musun, benim 11 tane cocugum var.
Kendi  futbol takımımı kurabilirim .
Ve bu beni gururlandiriyor
Kendi takımım.
*
Kur’an da ilk bahsedilen kadınlar. Kadınlar bu dünya hayatında erkeklerin  ilgisini çeken en önemli şey.
Ve bunu benim batılı arkadaşlarıma kanıtlamaya gerek  yok.
Seni  de ikna  etmeme  gerek yok.
Ben  dedim ki:
“Biliyor musun benim ülkemde, benin şehrim Durban’da buna son vereceğiz tamam mı?
Durban şehrinde, kullanılmış kamyonlar satan bir şirket  var.
Ve kamyonun üzerindeki bu  reklamda bir kadın.
Bir bikinili kadın.
Ve bir başka  şirket var .t
Tarım aletleri satıyor.
Ve üzerinde bikinili kadın olan traktörler.
Ben de batılılara  sordum.
– O traktörün üzerinde duran kadının reklamla ne alakası  var.?
**
Erkekler haricinde  tabii.
Çünkü  kadın erkeklerin reklama bakmalarını sağlıyor.
Bundan baska BMW markalı bir araba var.
Duydunuz mu bilmem ?.
Mercedes’ten biraz daha iyi olduğu söyleniyor. Fakat ben onu almak istemedim.
Bir Wolksvagenim vardı  ve onunla 120 mil yaptım.
Ve onu baska bir Wolksvagenle değiştirmek  zorunda  kaldım.
Sonra bir  başkası. Sonra Bir başkası.
En  sonunda onları yapmayı durdurdular.
Ve” Golf” yapmaya başladılar.
Ben de onlardan birini almak zorunda kaldım.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Ama hala bir Bmw almak istemedim .
Yine de o gazetedeki reklama bakmak    zorunda kaldım.
Bir Bmw gördüm  .
Tanga denen deniz  kıyafetini giymiş bir kadin arabanın önünde oturuyor.
Ve kıyafetinin  üstünde:
“Onu simdi bir test sürüşüne çıkartın. ” diyor.
Soruyorum:
-Arabayı mı, yoksa kadını  mı  kastediyorsunuz?
Ve kıyafetinin üstünde:
“Onu test sürüşüne  çıkartın.!”
DEDİM Kİ:
– BAKIN !Bu kendinizi yönlendirdiğiniz yer.
Batılılar anneletini ,eşlerini ,kızlarını satıyorlar.
Onun karısı bir star!
Ve ekranda bir nevi tecavuze uğruyor!
Ve onlar bunu izliyorlar!
Annelerinizin,karılarınızın   kızlarınızın ekranda bu şekilde tecavuze uğramasını izlemeyi seviyor musunuz?
Bu sizi eğlendiriyor  mu?
Karın  bir star!
Bu nasıl  bir hastalık ?
Elhamdulillah ! bu hastalık biz müslümanlara daha ulaşmadı.
Ve biz bundan uzak durmaya çalışıyoruz.
Bunlar  sizin hayatınızdaki zevkleriniz!
Sizi zorlamaya hiç hakkımız  yok.
Ama  diyebiliriz ki
**
Ateşle oynuyorsunuz!
Ve bu dünyada, özellikle bundan sonraki dünyada bunu ödeyeceksiniz!
AHMET DEEDAT
EVET Sevgili kardeşlerim .Deedat yıllar önce bu hastalığın müslüman ülkelere sıçramadığını söylüyor .lakin şimdi hiç de öyle değil .maalesef şimdi tesettürün bile içi boşaltılmış ,teseettür demeye bin şahit ister vaziyette dolaşıyoruz .
peygamberimizinve KUR’AN’ın bize belirrtiği,anlattığı tesettür nerde ?
bu yazı bir nebze kendimizi siğaya çekip “SAHİ!TESETTÜR NEYDİ ?PEYGAMBERİMİZ TESETTÜRÜ NASIL ANLATMIŞTI ?”DEMEMİZE VESİLE OLUR İNŞAALLAH .
TESETTÜRÜN RUHUNA VARABİLMEMİZ DİLEK VE DUASIYLA SEVGİLİ KARDEŞLERİM !
ALLAH’A EMANET OLUNUZ..
YAZAN :SERAP UYSAL

DÜNYANIN BİR NUMARALI MÜSLÜMAN MÜNAZARACISI :AHMET DEEDAT KİM?

Büyük İSLAM alimi AHMET DEEDAT, 1918 ‘de Hindistan ‘da Surat Bölgesinde doğdu.
Doğumundan sonra terzi olan babası GÜNEY AFRİKA’ya göçeder .
Eğitimi düzgün devam etmez . Fakirlik ve cehaletle mücadele içinde geçen çocukluğu 1927 yılında babasının yanına gittiğinde de devam eder .O ,babasının yanına gittiğinden bir süre sonra  annesi vefat eder .
9 yaşında, gurbette bu çocuk gittiği ülkede konuşulan İngilizceyi de bilmiyor lakin, büyük bir çaba göstererek kendini bütün varlığı ile öğrenmeye adar . Ve neticede İngilizcesini mükemmel seviyeye çıkartır.
Fakirliği okuldan ayrılmasına engel olsa da ,ilim öğrenmek için illa ki okul olması gerekmediği bilinci ile her fırsatta kendini geliştirir.
16 yaşında okulu bıraktıktan sonra çalışmadığı iş kalmaz nerdeyse.
Her şeyde hayır aramalıyız değil mi ?
İşte DEEDAT’IN HAYATININ DÖNÜM NOKTASI …
GÜNEY NATAL’da müslümanlara ait bir dükkan ve bitişikte bir papaz okulu .
Dükkana gelen papaz öğrenciler İslam’a karşı tahkir edici saldırı ve tahrikleriyle DEEDAT’taki ilim aşkını daha da artırır.
Niyeti misyoner papazların propagandalarına mukabele arzusudur.
Bu azim ve gayretle kaynak kitap arayışına koyulur .Ve ilahi takdir onu HİNDLİ Meşhur alim RAHMETULLAH HİNDİ’nin kitabı “İZHAR-Ü’L HAK”la karşılaştırır.
Bu kitap Hindistan’daki Müslümanların İngiliz hakimiyeti döneminde misyonerlerle ettikleri mücadeleleri nasıl yaptıklarını ve bu faaliyetleri nasıl İSLAM lehine çevirdiklerini ve kazandıkları başarıları ve teknikleri anlatmaktadır ki, bu da Dededat’ın arayıp durduğu kaynağın menbaının taa kendisidir .
misyonerlerle münazara …
Bu fikir onda öyle derin etki yapar ki ,bu şevkle eline İNCİL’İ ALIR VE papaz öğrencilerle münazara heyecanı başlar .
Papaz öğrencilerin mukavemetini öylesine kırar ki ,artık rakibi çevre bölgelerdeki papazlar ve Hristiyan ilahiyatçılardır .
Onun artık kendini adadığı bir davası vardır ve İSLAM’ıngüzelliğini ortaya koymak ,çıkarmak zamanıdır bu dem diyerek ,tebliğ aşkıyla 30 senesi bu uğurdageçer .
İncil üzerine bir çok ders verir.
ES-SELAM adlı enstitüyü kurar .Burda yetişen yüzlerce tebliğci onun izinden yürür .
Ailesi de bu işlerden nasibini alır .Ona destek verirler .Ailesiyle kurdukları ,içinde bir de mescidin bulunduğu bina bugün halen onlarn adeta simgesidir.
Hrıstiyanlık üzerine öylesine bilgi sahibi olur ki ,papazları bile bu konuda geri bırakır .Misyonerlerin korkulu rüyasıdır o artık .
Farklı İncil’lerdeki BİRBİRİYLE ÇELİŞEN AYETLER  Deedat tarafından ortaya konuldukça onbinlerce misyoner dinlerini sorgulamaya başlar.
NETİCE  :Başta GÜNEY AFRİKA olmak üzere binlerce misyoner papaz müslüman olur .
VERDİĞİ TÜM KONFERANSLARIN video kasetlerinin çoğaltılıp tüm dünyaya dağıtılması İSLAM’ın anlatılması aşamasına katkı sağlar .
 Tatlı mizacı ve mizahi anlatımı ,üslubu onu “EN İYİ MÜNAZARACI”olarak adlandırılmasına vesile olur .
1986’da ULUSLARARASI KRAL FAYSAL “ödülünü alamaya hak kazanır .
Ama onun için en büyük ödül İSLAM’ı anlatırken duyduğu heyecandır .
Son anına kadar misyonerlerin İSLAM’a verdikleri tahribatın zararlarını önlemek ve dini tebliğ ile uğraşır .
Bu onun kitaplarıyla da katkı verdiği örnek bir çalışma ve gayrettir .
uluslararası davet merkezi’nin KURUCUSU VE BAŞKANIDIR.
20 ‘nin üzerinde kitap ve 2o  milyondan fazla kopyası ücretsiz dünyanın dört bir yanına ulaşır .
Konferanslar ve seminerler de dünyanın her yerinde onu beklemektedir artık .
Özellikle Evangelistleri bir çok kereler açık oturumlarda  sus -pus pozisyonuna sokar .
 O kadar çok insan onun vesilesiyle İslam’a girer ki bu sayede bir çok Hrıstiyan teolog ve papaz İslam’la müşerref olurlar .
Bir çok kitap yazdı demiştik .Son kitabı “İSLAM VE HRİSTİYANLIK ARASINDA TERCİH “i eski ABD Başkanı BİLL Clinton ve eşine ve bir çok devlet başakanı ve eşlerine hediye eder .
Hilary Clinton bu kitabı çok beğendiğini ifade eder .
*
Yıl 1996 .
Deedat ,Avustralya’ ya yaptığı tebliğ gezisinden bir süre sonra felç olur .
Gözleri hariç hiçbir yerini kıpırdatamaz olur lakin ,yine de hastalığının devam ettiği  o 9 yıl boyunca ölene kadar yine de gayretten geri kalmaz .
Eşi HAVVA Hanım onun hastalığı esnasında ona canla başla bakar ve tebliğine devam edecek desteği ona verir .
Ve oğlu Yusuf onun  Kur’an okurken son nefesini verdiğini açıklar .
BELİRTİLECEK BİR HUSUSU DA AÇIKLIĞA KAVUŞTURALIM .
Bir ara 19 mucizesi ile ilgilenir .Lakin sonradan bunun uydurma olduğunu anlar ve bunun zorlama ile  bir oyun olduğunu anlayınca hatasından döner ve bu konuda yazdığı  kitabını da imha eder .
Türkçeye de eserlerinden bir kısmı çevrilir .Video kasetleri ise her yerde mevcut .
İnternet ortamında Ahmet DEEDAT VİDEOLARI diye aradığınızda ulaşmak ve istifade etmek mümkün .
Allah bizlere de onun gibi ömrümüzüİS LAM’a vakfetmeyi nasip eylesin .
Ona da rahmetiyle muamele eylesin .
Eserlerinden bazıları (türkçeye çevrilen)
1-KİTAB-I MUKADDES ALLAH SÖZÜ MÜDÜR ?
2-MUCİZELER MUCİZESİ KUR’AN
3-ARAPLAR VE İSRAİL – ÇATIŞMA MI UZLAŞMA MI ?
BU ESERLER İNLİLAP YAYINLARINDAN ÇIKMIŞTIR .
ALLAH AHMET DEEDAT VE İSLAM UĞRUNDA CANFEDA ÇALIŞAN TÜM ÖLMÜŞLERİMİZE RAHMET EYLESİN .
BİZLERE DE HAK YOLDA BİR NEBZE DE OLSA GAYRET EDENLER SAFINA BİZLERİ DE ALSIN .
AMİN .
HAZIRLAYAN VE SUNAN :SERAP UYSAL