HİCRET HATIRALARI :İKİNCİ BÖLÜM

BİZ HİCRETİ NASIL ANLIYORUZ ?
Zenginlik deyince sahabelerin zengin olanlarından HZ. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer… İlk akla geliverenlerden.
Hz. Ali Efendimizi sorarsanız onun özelliği ise fakirliğinin yanı sıra, ilmi ve yiğitliğidir.
Zengin olmamıştır hiç.
Çünkü Ehl-i Beyt elinde hiç mal bırakmamıştır.
Tüm malı ve mülkü Hz. Peygamber ve ailesi Hz. Hatice VALİDEMİZ. İSLAM UĞRUNA VAKFETMİŞ VE HARCAMIŞLARDIR.
ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN.
Hz. Ebubekir, çoğu savaşlarda, hicret ederken, hicret öncesinde de her zaman malını Hak Yola vakfeden, hiç çekinmeden sarf eden yüce gönüllü sahabe.
Sadık yardır o.
Malının faydasını hem kendi görmüş hem de müminlere onun malının hayrı o kadar çok olmuştur ki.
Sevgili Peygamberimizin hicretten önceki tebliğinde en zorlu günlerde özellikle köle ve cariye olan Müslümanların işkenceye uğradığı dönemde HZ. Ebubekir’in malının hayrını, faydasını gariban Müslümanlar, köleler ve cariyeler görmüştür.
Lübeyne, Zinnire, Nehdiyye ve Ümmü Abis, Hz Bilal gibi garipleri kurtaran, satın alıp azad eden Hz. Ebubekir’dir.
Hele ki Hz Bilal’i kurtarması o kadar sevindirmiştir ki Müslümanları, başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere.
Ehl-i Beytinden saydığı BİLAL, o günden sonra peygamberimizin dizi dibinden ayrılmayıp, ilk müezzin olma şerefine de nail olmuştur.
Mekke’nin en hatırlı, en zengini sayılan Hz. Ebubekir, Bilal gibi bir köleyi satın alıyor ve ardından fahiş bir fiyata aldığı bu köleyi azad ediyor, hürriyetini hediye ediyor.
Mekkeli müşrik kafaların algılayamayacağı bir durumdur bu .
Ama altının değerini sarraf bilir kabilinden.
Hz. Ebubekir birçok müslümanı bu şekilde hürriyetine kavuşturmuştur.
Ve boşuna “Sıddık” ünvanı verilmedi kendisine.
Her halde ve fiilde öndedir O.
Tebük’te malının tamamını verir.
Hicrette yoldaştır.
Hastalığında nebinin imamıdır.
Ve daha birçok fiilde, hayırda öndedir o.
Hz. Ömer…
Sevgili peygamberimizin, tebliğini en iyi özümseyenlerden.
O da bir tüccar.
Bir diğer can dostu olur o da, İslam’la şereflenince .
Der ki bir gün:
-Ya Rasulallah! Ben seni çok seviyorum ;
“-Kendi nefsinden ve ailenden daha çok sevmedikçe hakiki mümin olamazsın!” hitabının faili.
Bunu derken elbet bir kuru sevgi değildi peygamberimizin kastettiği.
Ve bu sevgi sadece “seni seviyorum”diyerek ispatlanacak bir sevgi de değildir hiç.
Sevgi emek ister deriz ya; sahi sevgi neydi?
Sevgi emektir, fedakârlıktır, sevgi samimiyettir.
Yeri geldiğinde malını, canını onun dizi dibine bırakabilmektir.
Ama yine bilmelidir ki insan, bu sevgi aslında insanın kendisine yaptığı bir yatırımdır.
ALLAH Resulünün tebliğine can ve malıyla yardım eden, canını ve malını aslında çok iyi bir fiyata Allah’a satıyordur.
Çok karlı bir alışveriştir bu.
Ama bedeli çok zaman dünyada değil ahrette ödenecektir .
Olur ki ,Allah dilerse iki cihandadır.
Bu meyanda HABBAB BİN ERET…
O GELİVERMEZ Mİ AKLA.
Habbab bir demircidir.
İlklerdendir o da.
Köledir.
Sırf Müslüman olduğu için sahibi olan kadından öylesi işkence görür ki, kadın vicdansızca onun başını,göğsünü ateşle dağlayarak işkence eder yakın akrabalarıyla ,kabilesiyle .işkencenin odağında Habbab ,onların eğlencesi olmuştur.
Ama ALLAH, ÖYLE ADİLDiR Kİ BU YAPTIĞI YANINA kar kalmaz .
Adı Ümmü Enmar’ül Huzai olan bu azılı müşrik kadın ,aslında yaptığı işkencelerle HABBAB’ın içindeki iman ateşini körüklerken kendi başına da belayı satın aldığının farkında değildir .
Allah bu!
“Sen Allah’ı seversen ALLAH SENİ SEVMEZ Mİ?” kabilinden kendi için narlara yanan kulunun ahını ahirete bırakır mı ?
Habbab’ın vücudunu gören sevgili elçi …Hani  o,” Size gönderilen peygamber size çok düşkündür ,size pek merhametlidir diye inen ayetler var ya …işte o ayetler sevgili peygamberimizin kalbinde daha nazil olmadan yazılıydı .
Bu meyanda hem Habbab’ı teselli ediyor ,hem dua ediyor ve “ALLAH’IM !Habbab’a yardım et “diye dua ettiğinde ,o dua çok geçmeden yerini buluyordu .
Şiddetli bir baş ağrısına tutulan o azgın kadının derdinin dermanı başının ateşle dağlanmasıdır .
Peki ,kim yapacak bu işi …
Habbab’tan daha iyi dağlayıcıyı nerden bulacak ?
Ve ;”eken eker ,ektiğini de biçer ..”.
***
ŞİMDİ…Bakınız bir sofra,etrafında bir çok sahabe .Yoldan gelmiş bir perişan adam .
Sofraya davet edildiğinde adam hem gözü ağrıyor ,hem de yaş hurmaları yiyor.Ne var ki bunda demeyiniz .
O ;SÜHEYB BİN SİNAN ,nam-ı diğer :SUHEYB-İ RUM-İ…
HZ .TALHA bin Ubeydullah ile varır MEDİNE’ye .Kavuşur sevgili elçiye ,kıymet biçilmez arkadaşlarına .
O ki ,sanatkardır.
Esir olarak getirildiği MEKKE ‘de  Abdullah bin Ceda  onu satın alır.
Daha sonraki zamanlarda hürriyetine kavuşur .
Azat edilir .
Sanatını icrada mahir olunca iyi de para kazanır .
Mal mülk edinir .
Şimdi bütün malını mülkünü MEDİNE’YE GÖTÜRSE  sıkıntı çeker mi .?
Krallar gibi yaşar .
LAKİN AŞK UĞRUNA ,YAR YOLUNA BÜTÜN  MALINI ,MÜLKÜNÜ MÜŞRİKLERE VERİR .
TEK ki kendini bırakıp ,MEDİNE’ye gitmesine izin versinler  diye yolunu kesen müşriklere verir nesi var nesi yoksa üstünde .Üstüne üstlük bir de MEKKE’de kalan tüm mallarının yerini de söyler .
Onu anlamak ,ancak onun gibi düşünmekle olur .
O yolda olmayan onun yaptığını anlayamaz .
N’olur ki gitmeyiversin MEDİNE’ye .
SÖYLEMESİN MALLARININ YERİNİ .
YOK.
YOK İŞTE .ÖYLE DEĞİL .
ONUN BU TİCARETİNİN NE KADAR KARLI OLDUĞUNU ALLAH SÖYLEYECEK  VE KIYAMETE KADAR SEVGİYLE ANILACAKTIR O.
PEYGAMBERİMİZE durumu anlattığında o :
-SUHEYB KAZANDI !SUHEYB KAZANDI ! diyecek .
Hak Teala da BUYURACAKTIR ONUN VE ONUN GİBİLER İÇİN :
BİR DE ŞU VAR Kİ SUHEYB İSTESE O MÜŞRİKLERDEN BİR KAÇ KİŞİYİ OKLARIYLA DELİK DEŞİK EDER ,KAÇIP GİDER. ÇÜNKÜ OK ATMADA GAYET MAHİR ,KILIÇ SALMADA USTADIR .
AMA BİR AN ÖNCE KAVUŞMAK İSTER YA İNSAN SEVDİĞİNE ,BU UĞURDA  FEDA ETMEYECEĞİ ŞEY YOKTUR …ÖYLE İŞTE .
BİR ÖRNEK AŞK …BİZE DE NASİP OLSUN DİYELİM VE SOFRADA GÖZÜ AĞRIDIĞI HALDE YAŞ HURMA YİYEN ADAMIN NE DEDİĞİNE BAKALIM BİR!
-Ağrımayan tarafımla yiyorum ya Rasulallah .!
Verdiği cevap  asırlar ötesinden dahi bizleri gülümsetir.
Sanki oradaymışız gibi hissettirir bizi:
ONUN NE KADAR ESPRİTÜEL OLDUĞU BU CEVAPTAN DA ANLAŞILIYOR ZATEN .
O ,GÖZÜ AĞRIYAN ,VE YAŞ HURMA YERKEN AĞRIMAYAN TARAFIYLA YİYEN BU ADAM  ÇOK SEVİLEN BİR MÜ’MİNDİR .
GÜVENİLENDİR AYNI ZAMANDA .
HZ .ÖMER halife iken mescitte  yaralandığında ,ölüm döşeğine uzanınca mescide imam olarak onu tayin eder yerine ve üç gün o kıldırır namazları ..
******
ONLAR KARI KOCA İLK MÜSLÜMANLARDAN .
VE ÇEKTİKLERİ ZORLUKLAR YÜZÜNDEN HABEŞ İLLERİNE HİCRET EDENLERDEN .
Bir söylenti çıkar .Tüm Mekkeli müşriklerin müslüman olduğuna dair .
İçlerinde bir umut ile geri döner  bir kısmı .
Oysa ki haber yalandır ,yanlıştır .
Bazıları hemen geri dönse de  Ebu Seleme ve eşi Ümmü Seleme geri dönmezler.
Kimdir EBU SELEME ve eşi ÜMMÜ SELEME ?
PEYGAMBERİMİZİN HALASI BERRE ‘nin  OĞLUDUR .
Aynı zamanda Süveybe HATUN ikisini de emzirmiştir .Sütkardeştirler .
PEYGAMBERİMİZE esas hicret yurdunun iki kara taşlık arası olan YESRİB olduğu müjdelediğinde ilk hazırlananlardandır EBU SELEME.
AKABE BEYATINDAN BİR SENE ÖNCEDİR VE BU hicret yurdu müjdelendiğinde eşi  ÜMMÜSELEME için de bir deve hazırlar ve oğlu Seleme’yi de kucağına verir yola çıkışa geçerler .
Yolda ÜMMÜ Seleme’nin kabilesi onları görür ve yollarını keser.
Karı – kocayı ve evladını birbirinde ayırırlar.
Ebu Seleme’nin  kabilesi de çocukları Seleme’yi vermez ve bu arada çekiştirirken çocuğun eli çıkar .
EBU SELEME Medine’ye hicrete tek başına gider ,ilk hicret eden müslüman olarak adını tarihe yazdırır .
İlklerdendir .
İlk müslüman olanlardan olduğu gibi ,ilk hicret eden …
Evlat Seleme ise ,Ebu SELEME’nin ailesi tarafından alıkonulur .Ümmü Seleme ise  hem kocasından hem de evladından ayrılmış olarak  kabilesi tarafından alakonulur.
Kendi bu durumu nasıl geçirdiğini anlatırken şöyle der :
-“BİR SENE BOYUNCA HER SABAH ,EBTAH DENİLEN YERE ÇIKAR ,AKŞAMA KADAR GÖZYAŞI DÖKER ,AKŞAMLEYİN DE GERİ DÖNERDİM !
DİLE KOLAY .
Bir sene eşinden ve evladından ayrı …
İnsanlar arasında iman eksikliği olsa da yine de merhamet duygusu olanlar çıkabiliyor .
Boykot yıllarında boykot kararına itiraz ederek ,o kararın kalkmasına önayak olanlar olduğu gibi .
Amcaoğullarından biri, onun bu gözyaşlarına ŞAHİT OLDUĞUNDA BİR ACIMA DUYGUSUYLA HAREKETE GEÇER VE :
“-BU zavallı kadını kocasından ve oğlundan ayırdınız ,niye halen bırakmıyorsunuz ?”
diye bir girişimde bulunur .
Onun bu girişimi netice verir ve isterse kocasının yanına gidebileceğine dair onu kararında serbest bırakırlar .
EBU SELEME ‘nin akrabaları da evlad Seleme’yi anasına verirler .
 Çocuğunu kaptığı gibi devesine atlayıp yola revan olan ÜMMÜ SELEME ,tek başına Rabbine sığınır ve Medine’ye doğru yola çıkar .

Ten’im denilen yere vardığında OSMAN BİN TALHA ile karşılaşırlar ve onun tek başına kocasının yanına gitmek istediğini duyan OSMAN BİN TALHA ,ona acır ve onun yalnız yola gitmesine razıolmaz .onu gayet güzel bir şekilde kemal-i edeple Kuba’ya getirir .ve kocasının orada olduğunu söyleyerek geri MEKKE’ye döner .
O sıralarda daha müslüman olmamış olan OSMAN BİN TALHA’nın ailesinin KABE ‘NİN ANAHTARLARINI taşıma görevini üstlendiğini biliyoruz .
VE DAHA NİCELERİ …
ONLAR HİCRET İÇİN NELERİNİ FEDA ETTİLER .
MALINDAN ,CANINDAN ,EVLADINDAN OLAN VE İSLAM UĞRUNA ÇİLE ÇEKENLER ,SIRF HÜR BİR ŞEKİLDE DİNLERİNİ YAŞAMAK İÇİN ÖNCE HABEŞ İLLERİNE ,SONRASINDA YESRİB’E HİCRET ETTİLER .VE YESRİB DENİLEN O İKİ TAŞLIK ARASI ŞEHRİ MÜNEVVER BİR ŞEHİR YAPTILAR .
MEDENİYET GÖTÜRDÜLER MEDİNE YAPTILAR .
MEDİNE-İ MÜNEVVARA…
MEDENİYETİN BEŞİGİ OLDU VE ORADAN KIT’ALARI AŞAN MEDENİYET MEŞALESİNİN YAYILDIĞI ,SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİ KOYNUNDA SAKLAYAN ŞEHİR OLDU .
Daha anlatılacak çok hicret öyküsü var .
Bunları yer yer dinlediniz ,okudunuz ,yazdınız ve biliyorsunuz .Her dem hatırlamakta fayda var .
Lakin bize düşen ;bugün biz hİcretin neresindeyiz ?
Hicret deyince ne anlıyoruz ona bakmak lazım .
Hicretteki sırrı çözmek lazım .
Neden hicret ?
Niçin hicret?
Bir de sevgili peygamberimizi SAV’in hicret öncesinde kendisine gördüğü işkencelerden yakınan Süheyb -i Rumi’ye VE ONUN ŞAHSINDA TÜM MÜSLÜMANLARA SÖYLEDİĞİ sözler unutulmamalı .bizler ne yaşadık ki ?
“SİZDEN ÖNCEKİ ÜMMETLER İÇİNDE ÖYLE KİMSELER VARDI Kİ ,DEMİR TARAKLA DERİLERİ ,ETLERİ SOYULUP KAZINIRDI DA BU İŞKENCE YİNE ONLARI DİNİNDEN DÖNDÜREMEZDİ .
TESTERE İLE TEPESİNDEN İKİYE BÖLÜNÜRDÜ DE YİNE BU İŞKENCELER ONLARI DİNİNDEN DÖNDÜREMEZDİ.
ALLAHÜ TEALA ELBET Kİ BU İŞİ (İSLAM’I)TAMAMLAYACAKTIR .
BÜTÜN DİNLERDEN ÜSTÜN KILACAKTIR .
ÖYLE Kİ HAYVANINA BİNİP SAN’ADAN HADRAMUT’A KADAR TEK BAŞINA GİDEN BİR KİMSE ,ALLAHÜ TEALADAN BAŞKASINDAN KORKMAYACAK ,KOYUNLARI HAKKINDA DA KURT SALDIRMASINDAN BAŞKA BİR ENDİŞE DUYMAYACAKTIR .
FAKAT SİZ ACELE EDİYORSUNUZ !”
İSLAM ARTIK YOKEDİLEMEZ .
Lakin içi giderek boşaltılıyor ve biz bu durumu işte şu iki gözümüzle seyrediyoruz .
namaz mı dersiniz ?
oruç mu ?
hac mı ?
tesettür mü ?
zekat mı ?
en başta kelime- i tevhid …
daha hangi birini sayalım .
 içi boşaltılmayan ne kaldı ?
şu kadar camimiz var
şu kadaaar imam hatip lisemiz ,
şu kadar KURAN KURSUMUZ Kİ ,ADIM BAŞI ARTIK .
VE ONLARIN HERBİRİNDE GAYET RAHAT ŞARTLARDA GÖREV YAPAN DİN GÖREVLİLERİMİZ .
BİR DE TEK BAŞINA ÇIKTIĞI YOLDA TEBLİĞ İÇİN MAL ,CAN ,EVLAD FEDA EDEN SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ BAŞTA OLMAK ÜZRE CAHİLİYYET ASRINI ,”ASR-I SAADET’E “ÇEVİREN VE BU İŞİ 23SENE GİBİ BİR ZAMANDA YERİNE GETİREN NESLİ DÜŞÜNÜN .
DÜŞÜNELİM .
VE KUR’AN KURSLARINDA PEYGAMBERİMİZİN ANLATTIĞI İSLAM’I NE KADAR ANLATABİLĞİMİZİ ,NE KADAR YAŞAYABİLDİĞİMİZİ VE TEBLİĞİMİZİ DÜŞÜNELİM HEP BERABER .
BİR YERLERDE BİR YANLIŞLIKLAR VAR .VE BU YÜZDEN TERS GİDEN BİR ÇOK İŞLER VAR .
EEE .NİYE Mİ SÖYLÜYORUZ BUNLARI .?
SİLKİNELİM ,UYANALIM DİYE ELBET Kİ !
YAKTI İNSAN VE TAŞ OLAN CEHENNEM AZABINDAN HEPİMİZ EHL-İ İYALİMİZİ KORUYALIM DİYE .
YAZAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

HİCRET HATIRALARI:BİRİNCİ BÖLÜM

YESRİB :İKİ TAŞLIK ARASI ŞEHİR
HİCRET İÇİN CENAB-I HAKK’IN SEÇTİĞİ ŞEHİR .
SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİ VE SAHABELERİ BAĞRINA ALANDA MEDENİ OLACAK OLAN ,MÜNEVVER OLACAK OLAN ŞEHİR .
YESRİB :ARTIK MEDİNE -İ MÜNEVVERA  OLMAYA ADAY ŞEHİR …
MÜJDELENMİŞTİR HİCRET ve Müslümanları bağrına basmak için gün saymaktadır ARTIK YESRİB .
SANKİ O DA MEDİNE OLMAK İÇİN ADETA CAN ATARCASINA .
Akabe biatleri yapılır ilkin.
Bu bir söz vermedir.
Bir davettir.
Bir çağrıdır.
Bir bağrını açmadır Müslümanlara.
Ve, davete icabet gerektir.
İhtiyaç da vardır.
İslam sancağı, davet edilen yerden göklere yükselmelidir.
Müslümanlar rahat bir solukla ,dinlerini rahatça yaşabilmeye ve dinlerini tebliğe öylesine muhtaçtır ki …
Yesrib de bu tebliğe açtır.
ÖZLEMLE BEKLENEN SEVGİLİ PEYGAMBER GELSİN ,YOLLARINI AYDINLATSIN ,KARANLIK GÜNLER VE GECELER ,KAN ,KİN SONA ERSİN .
İhtiyaç elzem.
Duygular sel olmuş, bekleniyor gelecek nebi.
Önceden gidenler orayı zaten gülistana çevirecek nebi için hazırlamış, dikilecek İslam güllerine toprağı hazırlamış, kabartmış bekliyorlar.
Yesrib, kendine o tohumu atacak nebiyi beklerken heyecan dorukta!
Ve hicret günü geldi çattı.
Ölüme meydan okuyan bir yiğit var şimdi sahnede.
Peygamberin tebliği uğruna, hicretinde ona en yakın destek onu örnek alan HZ. Ali’den.
Gözünü bile kırpmadan HAKK’IN sevgili elçisinin yatağına yatar .
Ve müşrikleri aldatır.
Ve emanetler…
Emanetler vardır.
İşin tuhaf yanı odur ki, müşriklerin emanetleri de vardır arasında.
“Muhammed’ül Emin” adını verdikleri ama hak peygamber olduğuna iman edemedikleri halde, sırf inatlarından ve kavim – kabile taassubundan iman etmeyen bu insanlar, en değerli eşyalarını O’na emanet ederler.
Peygamberler ,”GÜVENİLİR “insanlardır.
Yoksa peygamber olamazlar.
Bu bir çalışma değil, bir Allah vergisi durumdur.
Peygamberler tebliğcidir.
Canları pahasına da olsa, tebliğden vazgeçmeleri mümkün değildir.
Emanet sahibidirler.
Emanete ihanet etmeleri asla düşünülemez.
Tıpkı hicret gününde hak nebinin hareketi gibi.
Ölüm pahasına da olsa emanetler sahiplerine ulaştırılacak.
Ve kapıdan çıkış.
Dayandığı yüce Allah …
Ve kendisine vahyedilen ayetler eşliğinde çıkıyor evinden .
Yasin suresinden okuduğu “fehüm la yubsirun”a kadar olan kısım
Serpilen bir avuç kum, yöneldiği rahman ve rahim olan ALLAH’IN ADIYLA EVDEN ÇIKIŞ VE ADETA BAKAR KÖR OLAN GÖZLER.
Başlar işte hicret yolculuğu ,böylesine adanmışlıklarla .
İncelenesi bir eylem var burada .Aslında bir değil birbirine bağlı bir çok eylem ki ,İSLAM’IN güzelliği buralarda çok belirgindir .
Can korkusu emanetlerin verilmesine engel teşkil etmez.
Emanet sahiplerinin müşrik ve kafir olması onların malını gasbetmek için bir sebep değil.
Bilakis koruma öylesine güçlü ve kuvvetli olmalı ki İSLAM’IN  güzelliği ortaya çıksın.
Hem bir şey daha var zikredilesi:
Münafığın alameti üçtür hadis-i şerifi
Buyurur ki kutlu nebi sonraki yıllarda:
“Münafığın alameti üçtür:
Söz verir, sözünde durmaz.
Yalan söyler.
Emanete riayet etmez, ihanet eder .”
Durulup düşünülesi bir durum değil mi bu?
İmanla ilişkili.
Ve kendisi bu durumda da örnek: Üsve-i Hasenemiz!
**
Kapısının önünde kanlı katil, canavar ruhlu insanlar var!
Alacakları yüz deve ödül sadece Ebu Cehil’den.
Daha kim bilir neler var ?
Ve böylesi bir cesaretle çıkıp giden bir cesaret simgesi yüce şahsiyet: SEVGİLİ PEYGAMBERİM (sav)
Akıllara ziyan bir durumdur bu.
Allah’a teslim oluş, Ona yöneliş ve sadece ondan yardım dilemek.
İşte, nokta kadar menfaat için virgül gibi  eğilmeyi prensip edinenlerin dünyasında, o bir güzel örnektir bize .
Burada biz aslında Fatiha suresindeki hayata yansımayı görürüz.
“YARABBİ! YALNIZ SANA YÖNELİR,YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ .”
Bunun, bu davranış modelinin başka bir açıklaması olabilir mi?
Allah’a yönelişin zirve yaptığı an ve mağara .
Kapıya kadar geldikleri o mağara önünde HZ. Ebubekir, ona bir şey olacak endişesi ile tir tir titrerken, O,Allah’ın yardımına öylesine inanmış ve güvenmiştir ki.
O yardımın tecellisini Hz. Ebubekir de görmüştür .
Müşrikler eğilseler görecekler, Hakk’ın elçisine bir ziyan vereceklerdir diye korkusu.
Ama görünen odur ki o mağara güvercinlerin yurdu ,örümceklerin yuvası ,akasya ağacının yeşerdiği ,yabani otların bürüdüğü yerdir adeta .
Öyle ki
-Mümkünü yok, burada olamazlar! diyor müşriklerin elebaşları, kibirli reisi.
Belki de …BELKİ DE …
ÖRÜMCEK YUVASI YOKTU ORDA…
ESAS ÖRÜMCEK HAKK’I GÖREMEYEN GÖZLER ÜZERİNE AĞINI ÖRMÜŞTÜ ..
Oysa iz süren rehber:
-İzler mağaranın ağzına kadar geliyor ,mutlak burada olmalılar derken hesap edemediği şey ,Hakk’ın sevgili elçisine sahip çıktığıdır .
Sen Allah’ı seversen, Allah seni sevmez mi?
Sen O’na güvenirsen, o seni korumaz mı?
Atalarımızın da dediği olmuştur:
“Mevlam eylerse kişinin işini ,
Taşa geçirir dişini,
Mevlam eylemezse kişinin işini
Paluze yerken kırar dişini.”
Bu kabilden mucizeleri ile desteklediği ve ihsanda bulunduğu nebisine yardımını bir de ayetiyle perçinleştirmiştir .
Ne güzel diyor o ayette Yaradan :
“  Siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kafirler, ikiden biri olarak onu (Mekke’den )çıkarmışlardı ve ikisi mağarada iken, arkadaşına :
“Hüzne kapılma !ALLAH ELBETTE BİZİMLE BERABERDİR .”
DİYORDU. BUNUN ÜZERİNE Allah ona sekinetini indirmiş, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş ve küfre sapanların da kelimesini alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi ise yüce olandır.
ALLAH ,AZİZDİR HAKİMDİR .”
TEVBE :40
Onun bu cesareti sadece hicret gününde değil, HUNEYN gününde o en sıkıntılı anda, Medine’deki zor günlerde, savaşlardaki en kritik anlarda da görülmüş cesaret timsali bir peygamberin ümmeti de, onun gibi cesurca davranışları ondan örnek almıştır.
Onun tebliğinde Müslümanlar kafirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametlidirler .
Daha İslamiyetin ilk yıllarından itibaren O,öylesine etkili bir tebliğ metodu uygulamıştır ki müminlerin kardeşliği tüm dünyada emsali görülmemiş bir örnektir.
O, bir çimento mesabesindedir.
Bildiren Allah ,uygulayan ve tebliğ eden ,yaşama geçiren Hak nebi ..
***
Medine’de ilk günler.
HER ŞEYİNİ MEKKE’DE, dünyanın, İslam’ın gözbebeği Ka’be diyarında bırakan müminler Medine’yi yurt edindiklerinde sadece yurt değil, kardeş ,dost da edinmiş oluyorlardı Yesrib’de .
Öyle bir medeniyet inşa edildi  ki,iki taşlık arası diyar medeni oldu …medeni şehir :Medine : MEDİNE –İ MÜNEVVERA
Tüm Müslümanlar Medine’de daha peygamber gelmeden birbirine Mekkeli –Medineli kenetlendiler.
Dünyaya örnek oldular.
Bugün dünya böylesi bir kardeşliğe öylesine muhtaç ki!
Evleri iki odaysa; bir odasını,
Tek odaysa; ortadan perdeyle bölerek,
Ekmeğini, azığını paylaşarak,
Hatta iki eşi olan biri der ki;
-Eşimin birini boşayayım onu nikâhla, diyecek kadar,
Din kardeşini kendisine mirasçı kılacak kadar bir samimiyet ,ülfet ,kaynaşma ,birlik ve beraberlik ruhu …
Daha ne isim verirseniz veriniz, dünyada bu hareketin bir eşi, menendi yok. Rastlanmamış.
Ancak şu da belirtilmeli:
Karşılarındaki insanlar da, fırsat bu fırsat demiyor.
Suiistimal yok, iyi niyeti yani .
Diyor ki:
-Sen bana sadece çarşı –pazarın yolunu göster.
Malın da, hanımın da sana mübarek olsun!
Sağol, diyerek sadece Allah’a güvenmenin, iyi ve halis niyetlerinin karşılığını göreceklerdir.
Ve bu meyanda hareket eden kişilerden özellikle Abdurrahman bin Avf, peynir ticareti yaparak çok zengin olur.
DEVAM EDECEK
YAZAN:SERAP UYSAL

VEFADA DA ÖRNEKTİ HAKK NEBİ

Tarih defterinin sayfalarını çevirdiğimizde görürüz ki; Sevgili peygamberimizin  tek gayesi Allah’ın dinini tebliğ ve bu uğurda eğer gerekirse can feda etmektir.
Şanla şerefle yazılan tarih sayfalarında onun ümmetinin de geçtiği tedrisin hakkını verdiği, onun emeklerini boşa çıkarmadığını görmekteyiz.
Tarih: Hicret yılları yani 616 ‘yi gösteriyor…
Ama bu Medine’ye hicret değil. İlk hicret 615 ve 616 yıllarında Medine’den önce Habeş illerine yapılmıştır .)
Allah’ın sevgili kulu ve elçisi en önce kendi canının derdine düşüp de hicreti düşünmemiş. Önce ümmeti, sonra ümmeti ,düşündüğü hep ümmeti :”ümmeti ,ümmeti .”dilinde şifredir bu .
Mekke ‘de Müslümanlara eziyetin alıp başını gittiği, ailesi kuvvetli olanların dahi işkenceye aruz kaldığı günlerdir.
Bu arada zikretmek gerekir ki en yakınları dahi işkenceye maruz bırakır Müslümanları… Kimini anası, kiminin amcası, kiminin sahibi kölelerine eziyeti bir vazife bilirler…
Gaye İslam’dan vazgeçirmektir. Tekrardan putlara dönüşün sağlanmasıdır…
Ne ki asla imanlarından taviz vermezler .açlık ,susuzluk ,üç yıl boyunca boykot,alay ,eziyet hiçbir şey onları çeviremez bu kutlu yoldan …şehit olanlar olur …ilk şehit Yasir ve sevgili eşi Sümeyye’dir .
Sümeyye annenin ismi şimdi halen yâd edilir. Onun unutulmadığını evlatlarına verdiği isimlerle ispatlar günümüz Müslümanları dahi…
Ama bu eziyetlere yüreği dayanmayan efendimiz onları gönderecek bir diyarı dillendirir:
-“Habeş diyarının hükümdarı iyi insandır… Umulur ki sizi korur, sizi misafir eder diye düşünmüştür ve bu düşüncesinde de yanılmadığını Habeş hükümdarının muamelesi ispatlayacaktır.
İlk giden kafile 615 yılında bir avuç müslümandır. Aralarında peygamber kızı Hz. Rukiye ve eşi Hz. Osman da vardır…
Bir süre sonra Kureyş’in Müslüman olduğu söylentisi çıkar, geri dönerler ama söylenti gerçek dışıdır…
Eziyetler misliyle artar. Bunun üzerine 616 yılında 100 e yakın Müslüman Hz. Cafer önderliğinde yine gider Habeş ellerine ilk muhacirler olarak.
Müşriklerin bu durumu hazmetmeleri düşünülemez bile.
Mekke dışına taşan Müslümanlar onları oldukça rahatsız eder.
Onlar da giderler Habeşistan’a… türlü entrika, hile ve rüşvetle Müslümanları geri almaya çalışırlar bu emniyetli yerden…
Müslümanların temsilcisi ki HZ. CAFER ‘dir. Mute savaşında “TAYYAR “lakabını alacak olan, iki kolu kesilip, vücudu delik deşik olup, yine de sancağı bırakmayıp şehit olan kutlu sahabe. Hz. Ali’nin ağabeyi. Amca EBU Talib’in büyük oğlu.
Bu yiğit sahabe öyle güzel dile getirir ki Müslümanların meramını, arzuhallerini .
Tarihler onun Necaşi ASHAME’nin huzurunda nasıl konuştuğunu şöyle kayda dökmüşlerdir:
-Ey Necaşi!
Sor bakalım, biz onların esiri miyiz?
-Sor bakalım, biz onlara borçlu muyuz?
-Sor bakalım, aramızda kan davası mı var?
Ve tüm bunlara aldığı cevap” hayır “olduktan sonra tane tane şunları söyler:
-“Biz şöyle şöyle bir kavimdik …diye eskiden sahip oldukları cahiliye adetlerinin kötülüğünü dile getirir ve:
-Allah, bizi tüm bu kötülüklerden kurtarmak için aramızdan birini elçi olarak seçip gönderdi. Ve bizi hidayete kavuşturdu diye devam eden muhteşem konuşmasını yaptığında Necaşi ASHAMETÜBNÜ AMR, onları müşriklere teslim etmek şöyle dursun ilk Müslüman olan devlet adamı olarak tarihe geçer .
Hz. Muhammed bu. (sallallahu aleyhi ve sellem )
Öyle sıradan, vefasız, duyarsız, umarsız bir insan değil. Her haliyle örnek olduğu gibi vefasıyla da örnektir O.
Yıllar sonra Necaşi’nin ölümünü duyduğunda, onun ardından gıyabında ilk cenaze namazını kılmış ve onu hayır dualarla anarak, dua ederek vefa ve alicenaplığı ile örnek olmuştur.
Kadir, kıymet bilen bu konuda da üsve-i hasenemiz olan kutlu nebi! Selam sana!
Bir teşekkürü bile birbirimize çok gördüğümüz ,şu medeni dediğimiz dünyada ,1400 küsur yıl önce bir insan çıkıyor ve medeni dünyanın medenilik alametlerini bize taa o zamandan öğretiyor .
Soralım şimdi kendimize: SAHİ BİZ O MEDENİYETİN NERESİNDEYİZ ŞİMDİ?
yazan ve sunan :serap uysal

HAS BAHÇENİN GÜLÜ: FATIMATÜ’Z -ZEHRA

Ashabı öndedir hak  NEBİ’ nin hep, ailesi değil.
Düşünülürse Hz. Hatice annemizin çok zengin bir hanım olduğu, tüccar olup kervanlar gönderdiği.
İslam geldikten sonra ise tüm mal varlığı bu uğurda feda edilmiş Müslümanlar nefislerinden daima önde gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz bir gün; Hz. Hasan ve Hüseyin ağlarken bir yandan değirmenle un öğütmekte ve ekmek yapmak istemektedir.
O sırada mescide gitmekte olan Hz. Bilal onun bu zor durumunu görünce ona yardım etmek ister ve çocuklara bakarken, annemiz de işini görür.
Dolayısıyla mescide ezan okumaya geç kalır.
Sonradan peygamberimiz bu durumu ona sorduğunda Bilal, Fatıma annemize zor durumda gördüğünden yardım ettiğini ve bu yüzden geç kaldığını söyleyince, efendimiz ona,
-”iyi etmişsin. “diye teşekkür eder.
Sonraki günlerde de ömrü boyunca olduğu gibi zor günler hep onunla beraberdir.
Su taşımak, değirmende un öğütmek, hamur yapıp ekmek pişirmek, çocuklarının bakımı, eşi… Hayatın tüm zorlukları omuzlarındadır.
Kabaran ellerini gördüğünde dayanamaz Hz. Ali ve peygamberimizden kendisine bir yardımcı vermesini istemesini söyler. Zira yeni savaş esirleri gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz durumunu peygamber babasına arz ettiğinde olumlu cevap almış mıdır sizce …
Peygamberimizin şefkat ve merhamet kokan sözleri onu sevgisiyle sarar ama istek reddedilir.
Sebep:
-Kızım, önce Ashab-ı Suffa’yı düşünmem gerek. Onların durumu daha acil.
Peki, Hz. Fatıma bu duruma itiraz etmiş midir?
Hiç de değil. Zira o peygamber bağının en has gülüdür ve aynı babası gibi şefkat kokmaktadır .
Onlar bu davranış modelini kimden aldılar?
Bu davranış elbette ki, onun tedrisinden geçmiş birinin benimsediği ve yaşadığı bir roldür. Ve dünyanın hiçbir yerinde ve tarihinde böylesi bir rol –model görülmemiştir.
Zaten Allah Teâlâ, onu bizim için ;”ÜSVE-İ HASENE “ olarak nitelendirmemiş midir?
“Andolsun ki, sizden Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullâh’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.”
(Ahzâb, 21)
Onun tedrisinden geçenlerdir birbiri için diğerkamlık yapanlar, şimdilerde “EMPATİ” denilen ama herkesin kendisinin yapmadığı velakin hep başkasından beklediği empati, diğerkamlık, başkasını kendi yerine koyma veya kendine tercih etme, fedakarlık…
İşte her neci ise, adına ne denirse densin o bu konuda da Müslümanları o çok kısa sürede nasıl böylesine bir eğitim ve öğretime tabi tuttu ve bunu başardı.
Kur’an’ın rehberliğindeki bu muhteşem öğretmen, örnek insan, canlı Kur’an dediğimiz muhteşem nebinin maalesef biz bu yönlerine değil de saçının, sakalının tellerine önem atfetmiş, ravzasında iki rekat namaz kılabilmek için birbirimize eziyet vermiş, Hacer’ül Esved’i öpmeden haccımızın kabul olmayacağına inanmış, teravih namazlarını hiç kaçırmaz, tesbih namazlarının yolunu gözlerken vaktini ısrarla beklerken, onun esas tebliğinde ısrarcı olduğu farzları göz ardı etmişiz. Bizim esas sorunumuz toplum olarak buradadır …
Kavanoza taşları doldururken sıralamayı yanlış yapıyoruz…
Önce küçük taşları koyduğunuz kavanozda  büyük taşlara yer kalmaz.
yazan ve sunan :serap uysal

AMA SAHABİ ÜMMÜ MEKTUM VE KUREYŞ’İN AZGINLARI 

 

Tek gayesi insanların gaflet bataklığından, dalalet çukurundan kurtulup hidayete yol almasıdır kutlu nebinin.

Der ki:

“Tıpkı ateşe koşan pervaneler gibisiniz. Ben sizi eteğinizden tutup çektikçe siz ateşe koşuyorsunuz .”

Tebliğ zor iş…

Ama Allah’ın tüm seçilmiş elçileri gibi O da hiçbir maddi menfaat beklentisi, dünyalık talebi olmaksızın, hedefine sadece tebliği koymuştur.

Ölüm pahasına, her şeyini yitirme pahasına…

“Bir elime ayı diğer elime güneşi verseler yine de davamdan vazgeçmem “diyen bir nebidir O!

İnsanlar inanmıyor diye üzülür kimi zaman… Allah ,ikaz eder:

“Adeta kendini helak edeceksin, oysa sana düşen sadece tebliğdir.

Şuara: 3)

Değil mi ki o ,zaten elinden gelenin en iyisini zaten yapıyor ve diyor ki:

“Benim elimle bir kişinin hidayete ermesi, bana her şeyden daha sevimlidir .”

Hak Nebi Hz. Ali’ye Hayber fethi esnasında şu muhteşem sözü söyler:

“Ey Ali, Allah Teâlâ’nın senin sayende tek bir kişiye hidayet vermesi, iyi bil ki, sana kızıl develer bahşe­dilmesinden (senin kızıl develerin olmasından) çok daha hayırlıdır.”

İnsana değer kazandıran mal-mülk, şan –şöhret değildir.

Dünyalık kriterler sökmez Allah’ın katında…

Bir an için Kureyş’in en azgınlarına belki laf anlatabilirsem, belki Allah onlara hidayet nasip ederse, bu sayede tüm Kureyş Müslüman olur düşüncesiyle o azgın müşriklerle konuştuğu esnada gelen amanın seslenişi, o anda yanında bulunan azgın müşriklerin canını sıkar.

Dedik ya, iman bir nasip meselesidir… O azgın, zengin, sefih, iman yoksullarına ve yoksunlarına laf anlatmaktansa, Rabb-i TEÂLÂ, o imana susamış, imana kucak açmış, can-ü gönülden koşmuş gelmiş kör sahabi  ile ilgilenmesinin daha hayırlı olacağını bildirir.

Allah katında kriter, imana bağrını açmaktadır.

Ve o, imana bağrını açan sevgili Müslüman, ama olduğu halde sevgili peygamberimiz sefere çıktığında ona Medine’de vekalet edecek ve sevgili Bilal-i Habeşi ile peygamberin ilk iki müezzini olma şerefini paylaşacaklardır.

İman en önemli şeydir… Kişinin zengin, fakir, köle, hür olmasının, kabilesinin vesair güvendiği dünyalık nemaların hiçbirisi Allah katında iman kadar önemli, değerli değildir.

İşte Kureyş, bu noktada büyük yanılgı içindedir. Hazmedemezler bir türlü.

Bizi nasıl kölelerle, fakir, fukara kesimle bir tutar diye düşünürler, kabullenemezler bir türlü bu olguyu…

İmanın insana verdiği değeri, zaten ancak iman eden anlayabilir…

İlk tebliğden son anlarına kadar en çok vurguladığı bu durum, veda hutbesinde adeta bir vasiyet mesabesindedir.

Yüz bini aşkın Müslüman’a irad ettiği veda hutbesinden günümüze  yüzlerce yıl geçmesine rağmen :

“Irkçılığın her türlüsü ayağımın altındadır ,arabın aceme, acemin araba üstünlüğü yoktur . h

Hiç kimse ,kimseden üstün değildir derken ….şu an yaşadığımız medeni dünyadaki tam tersi ırkçılık düşüncesi çağlar öncesi dönemde medeniyetin temellerini oluşturan bu düsturdan ne kadar uzak olduğumuzu göstermiyor mu ?

Biz bu dünyaya maalesef “medeni dünya “diyoruz… Maalesef…

HAZIRLAYAN :SERAP UYSAL

ÜSVE -İ HASENE:(EN GÜZEL ÖRNEK) ALLAH RESÜLÜ

Ashabı öndedir hep ALLAH RASÜLÜ’nün  , ailesi değil.
Düşünülürse Hz. Hatice annemizin çok zengin bir hanım olduğu, tüccar olup kervanlar gönderdiği.
İslam geldikten sonra ise tüm mal varlığı bu uğurda feda edilmiş Müslümanlar nefislerinden daima önde gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin ağlarken bir yandan değirmenle un öğütmekte ve ekmek yapmak istemektedir.
O sırada mescide gitmekte olan Hz. Bilal onun bu zor durumunu görünce ona yardım etmek ister ve çocuklara bakarken, annemiz de işini görür.
Dolayısıyla mescide ezan okumaya geç kalır.
Sonradan peygamberimiz bu durumu ona sorduğunda Bilal, Fatıma annemize zor durumda gördüğünden yardım ettiğini ve bu yüzden geç kaldığını söyleyince, efendimiz ona,
-”iyi etmişsin. “diye teşekkür eder.
Sonraki günlerde de ömrü boyunca olduğu gibi zor günler hep onunla beraberdir.
Su taşımak, değirmende un öğütmek, hamur yapıp ekmek pişirmek, çocuklarının bakımı, eşi… Hayatın tüm zorlukları omuzlarındadır.
Kabaran ellerini gördüğünde dayanamaz Hz. Ali ve peygamberimizden kendisine bir yardımcı vermesini istemesini söyler. Zira yeni savaş esirleri gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz, durumunu peygamber babasına arz ettiğinde olumlu cevap almış mıdır sizce?
Peygamberimizin şefkat ve merhamet kokan sözleri onu sevgisiyle sarar ama ,istek reddedilir.

Sebep:
-Kızım, önce Ashab-ı Suffa’yı düşünmem gerek. Onların durumu daha acil.
Peki, Hz. Fatıma bu duruma itiraz etmiş midir?
Hiç de değil. Zira o peygamber bağının en has gülüdür ve aynı babası gibi şefkat kokmaktadır .
Onlar bu davranış modelini kimden aldılar?
Bu davranış elbette ki, onun tedrisinden geçmiş birinin benimsediği ve yaşadığı bir roldür. Ve dünyanın hiçbir yerinde ve tarihinde böylesi bir rol –model görülmemiştir.
Zaten Allah Teâlâ, onu bizim için ;”ÜSVE-İ HASENE “ olarak nitelendirmemiş midir?
“Andolsun ki, sizden Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullâh’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.”
(Ahzâb, 21)
Onun tedrisinden geçenlerdir birbiri için diğerkamlık yapanlar, şimdilerde “EMPATİ” denilen ama herkesin kendisinin yapmadığı velakin hep başkasından beklediği empati, diğerkamlık, başkasını kendi yerine koyma veya kendine tercih etme, fedakarlık…
İşte her neci ise, adına ne denirse densin o bu konuda da Müslümanları o çok kısa sürede nasıl böylesine bir eğitim ve öğretime tabi tuttu ve bunu başardı.
Kur’an’ın rehberliğindeki bu muhteşem öğretmen, örnek insan, canlı Kur’an dediğimiz muhteşem nebinin maalesef biz bu yönlerine değil de saçının, sakalının tellerine önem atfetmiş, ravzasında iki rekat namaz kılabilmek için birbirimize eziyet vermiş, Hacer’ül Esved’i öpmeden haccımızın kabul olmayacağına inanmış, teravih namazlarını hiç kaçırmaz, tesbih namazlarının yolunu gözlerken vaktini ısrarla beklerken, onun esas tebliğinde ısrarcı olduğu farzları göz ardı etmişiz. Bizim esas sorunumuz toplum olarak buradadır …
Kavanoza taşları doldururken sıralamayı yanlış yapıyoruz…
Önce küçük taşları koyduğunuz kavanozda  büyük taşlara yer kalmaz .
Nedir bu kavanozdaki taşların anlamı ?
Onu da sonraki yazının konusu olarak belirleyelim .
SELAM VE DUALAR İLE
YAZAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

           EMANETİN EHLİ OLABİLMEK :İŞTE BÜTÜN MESELE BU

    
Asr-ı Saadet’e doğru bir yolculuk yapalım:
“Allah Rasülü Sevgili Peygamberimiz (as)Mekke’de herkesi İslam’a davet ediyor. İslam’a davet ettiği kişiler arasında Osman bin Talha da var. Osman bin Talha bu daveti kabul etmez.
-Ya Muhammed! Der. Sen kavminin dinine aykırı davranmış ve ortaya yeni bir din çıkarmış bulunuyorsun. Doğrusu benim sana tabi olmamı  umman şaşılacak bir şeydir.
O zamanlar Kâbe’nin anahtarlarını taşıma vazifesi Osman bin Talha’nın sülalesindedir. Sevgili Peygamberimiz (SAV)Kâbe’nin içine girmek istediğinde onun karşısına küstahça dikilir ve Allah Rasulunun içeriye girmesine mani olur. Efendimiz (sav)gayet sakin bir eda ile şöyle söyler ona:
-Ey Osman! Ümit ederim ki, bir gün sen beni ; “Bu anahtarları nereye isterseniz koyarsınız, kime isterseniz verirsiniz .”diyeceğin bir mevkide de göreceksin, der. Osman bin Talha’nın:
-O zaman Kureyş mahvolmuş, kıymetten düşmüş olur, sözlerine Peygamberimiz Efendimiz şöyle cevap verir:
-“Hayır! Asıl o zaman Kureyş yaşayacak ve kıymetlenecektir.”
 
Aradan yıllar geçer. Uhud savaşında Müslümanlara karşı çarpışır Osman bin Talha ve ailesi. Babası, kardeşleri ve akrabası bu savaşta öldürülür. Kâbe’nin Hicabe vazifesi ,yani anahtar taşıma görevi tek başına onun üzerine kalır.
Hudeybiye anlaşmasında Müslümanların Allah Resulüne sevgi ve saygıları onu hayran bırakmıştır. Mekke’nin fethinden 6 ay kadar önce Amr bin As ve Halid bin Velid ile beraber Medine’ye gelir ve Müslüman olur, dolayısı ile muhacir olur.
Mekke’nin fethine katılan Osman bin Talha, fetih günü Peygamberimiz Efendimiz’e Kâbe’nin anahtarlarını takdim eder. Kâbe–i Muazzama içinde iki rekât namaz kılan Efendimiz (SAV)kendisinden Kabe’nin anahtarlarını taşıma görevini kendisine vermesini isteyen sevgili amcası Abbas’a olumlu cevap vermez. Nisa Suresi 58. ayetini okur ve anahtarları Osman bin Talha’ya uzatır.
“ALLAH SİZE EMANETLERİ (İŞLERİ) EHLİNE VERMENİZİ VE iNSANLAR ARASINDA HÜKMETTİĞİNİZ ZAMAN ADALET İLE DAVRANMANIZI EMREDER.   NİSA:58” 
    
Bu ayetleri okuyan Peygamberimiz (sav):
-Ey Ebu Talha evladı! Ceddinizden kalma olan emaneti ,sizde payidar ve baki olmak üzere alınız. Bunu zalim olmaksızın hiçbir kimse elinizden alamaz.” buyurur.
Sonra anahtarı alıp yürüyen Ebu Talha’ya tekrar seslenen Efendimiz (SAV)onu geçmişe doğru şöyle bir götüren sözlerini söyler:
-Sana vaktiyle söylemiş olduğum şey gerçekleşmedi mi?” buyurarak Hicretten önceki sözlerini de hatırlatır.  O da der ki:
 
– Evet, şehâdet ederim ki, sen hiç şüphesiz Resûlullahsın!
O günden itibaren Hicâbe vazifesi, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, Osman bin Talha’nın sülâlesinde kalmıştır.

Sikaye vazifesini de Efendimiz (sav),zaten bu görevi yürütmekte olan amcası Abbas’a tekrar verir.(İSLAM TARİHİ M.ASIM KÖKSAL 8 .CİLT :24-27 SH  ve 297-299.SH)
Sahabeden Abdullah bin  Amr,Allah elçisinin şu sözünü rivayet eder:
 “DÖRT ŞEY SENDE VARSA ARTIK DÜNYADAN KAYBETTİKLERİNE ÜZÜLME: EMANETİ KORUMAK, DOĞRU SÖYLEMEK, GÜZEL AHLÂK VE HELAL RIZIK” (Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, II, 177)

HAZIRLAYAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

İMAN ,ALLAH’IN BİR LÜTFUDUR, KAVUŞMAK İÇİN KOŞMAK GEREK!

AMA (KÖR SAHABE) VE KUREYŞİN AZGINLARI
 Tek gayesi insanların gaflet bataklığından, dalalet çukurundan kurtulup hidayete yol almasıdır kutlu nebinin.
Der ki:
“Tıpkı ateşe koşan pervaneler gibisiniz. Ben sizi eteğinizden tutup çektikçe siz ateşe koşuyorsunuz .”
Tebliğ zor iş… Ama Allah’ın tüm seçilmiş elçileri gibi O da hiçbir maddi menfaat beklentisi, dünyalık talebi olmaksızın, hedefine sadece tebliği koymuştur.
Ölüm pahasına, her şeyini yitirme pahasına…
“Bir elime ayı diğer elime güneşi verseler yine de davamdan vazgeçmem “diyen bir nebidir O!
İnsanlar inanmıyor diye üzülür kimi zaman… Allah ,ikaz eder:
“Adeta kendini helak edeceksin, oysa sana düşen sadece tebliğdir.
 Şuara: 3)
Değil mi ki o zaten elinden gelenin en iyisini zaten yapıyor ve diyor ki:
“Benim elimle bir kişinin hidayete ermesi, bana her şeyden daha sevimlidir diyen hak nebi Hz. Ali’ye Hayber fethi esnasında şu muhteşem sözü söyler:
Ey Ali, Allah Teâlâ’nın senin sayende tek bir kişiye hidayet vermesi, iyi bil ki, sana kızıl develer bahşe­dilmesinden (senin kızıl develerin olmasından) çok daha hayırlıdır.”
İnsana değer kazandıran mal-mülk, şan –şöhret değildir. dünyalık kriterler sökmez Allah’ın katında…
Bir an için Kureyşin en azgınlarına belki laf anlatabilirsem, belki Allah onlara hidayet nasip ederse, bu sayede tüm Kureyş Müslüman olur düşüncesiyle o azgın müşriklerle konuştuğu esnada gelen amanın seslenişi, o anda yanında bulunan azgın müşriklerin canını sıkar.
Ama dedik ya, iman bir nasip meselesidir… O azgın, zengin, sefih, iman yoksullarına ve yoksunlarına laf anlatmaktansa, Rabb-i TEÂLÂ, o imana susamış, imana kucak açmış, can-ü gönülden koşmuş gelmiş ama ile ilgilenmesinin daha hayırlı olacağını bildirir.
Allah katında kriter, imana bağrını açmaktadır. ve o, imana bağrını açan sevgili Müslüman, ama olduğu halde sevgili peygamberimiz sefere çıktığında ona Medine’de vekalet edecek ve sevgili Bilal-i Habeşi ile peygamberin ilk iki müezzini olma şerefini paylaşacaklardır.
İman en önemli şeydir… Kişinin zengin, fakir, köle, hür olmasının, kabilesinin vesair güvendiği dünyalık nemaların hiçbirisi Allah katında iman kadar önemli, değerli değildir.
İşte Kureyş bu noktada büyük yanılgı içindedir. Hazmedemezler bir türlü.
Bizi nasıl kölelerle, fakir, fukara kesimle bir tutar diye düşünürler, kabullenemezler bir türlü bu olguyu…
İmanın insana verdiği değeri, zaten ancak iman eden anlayabilir…
İlk tebliğden son anlarına kadar en çok vurguladığı bu durum, veda hutbesinde adeta bir vasiyet mesabesindedir.
Yüz bini aşkın Müslüman’a irad ettiği veda hutbesinden günümüze  yüzlerce yıl geçmesine rağmen “ırkçılığın her türlüsü ayağımın altındadır ,arabın aceme, acemin araba hiç kimse ,kimseden üstün değildir derken ….şu an yaşadığımız medeni dünyadaki tam tersi ırkçılık düşüncesi çağlar öncesi dönemde medeniyetin temellerini oluşturan bu düsturdan ne kadar uzak olduğumuzu göstermiyor mu ?
Biz bu dünyaya maalesef “medeni dünya “diyoruz… Maalesef…

HAZIRLAYAN VE SUNAN:SERAP UYSAL

İNSANIN İMANI NASIL BİLİNİR :KALBİNİ YARARAK MI GÖRÜLÜR İMAN!

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN HAYATI BİZE SUNDUĞU MESAJLARLA DOLUDUR .
Lakin bu mesajları dinleriz de nefsimizi hangilerini yapabiliyoruz diye siğaya çekme aklımıza bile gelmez.
-“Ey nefis! Titre ve Rabbine dön. Ona yönel, hatalarını telafi et. Tövbe et, yenilen .”
İltimas yok asla, ne ailesine ne sevdiklerine. Kızgınlığı sadece ihlal edilmesidir hakkın, adaletin, tebliğin.
Bir seferinde de, yine en sevdiği sahabelerden Üsame ki, Hz Zeyd ile ana bildiği ,elinde büyüdüğü Ümmü EYMEN BEREKE’nin oğludur Torunlarından ayrı tutmaz onu ,çok sever .
Amma velâkin; yapmaması gereken bir iş yapar.
Düşmanı olan kişiye bir sefer anında kılıcını kaldırdığında, o kişi o anda:
-“La ilahe illallah.” deyiverir.
Bir an duraklar Üsame, ancak sonrasında gaflete düşer ve:
-Bu adam ölümden korktu da ondan Kelime-i tevhidi söyledi…
Ve kılıcını kaldırdığı gibi adamı öldürüverir.
Dönüşte durum efendimiz (SAV)e rapor edildiğinde, bu durum da dile getirilir.
O andaki öfkesi de yine alnındaki damarın kabarmasına sebep olur.
-Demek bir adamı Rabbim Allah dediği halde öldürdün ha!
-Korktuğundan öyle söyledi ya Rasulallah!
-Adamın kalbini mi yardın?
-Adamın kalbi mi yardın?
Sözleri devamlı tekrar eder Efendimiz…
Belki de Üsame yer yarılsa da içine girsem diye düşünmüştür .ki duygularını  dile getirecektir daha sonra ..
-“Resûlullah (sav.), bu sözü bana o kadar tekrarlayıp durdu ki
-Keşke, o gün yeni Müslüman olmuş ve adamı da ben öldürmemiş olsaydım!’ diye içimden temenni ettim.”
yazan ve sunan:seap uysal

BİR KIRGINLIĞIN ÖYKÜSÜ:KARA KADININ OĞLU

İKİ KIYMETLİ SAHABİ :EBU ZERR VE BİLAL(RA)
Bir gün…
Allah Resulünün en çok sevdiklerinden  iki Müslüman ..
Ebu Zerr-i Ğifari ve Bilal…
Her nedense bir tartışmaya tutuşmuşlar, meselenin ne olduğu unutulmuş gitmiş, gündeme bile düşmemiş. Ama gündeme düşen şu
Ebu Zerr-i Ğifari’nin ağzından düşen, düşüveren o söz:
“-Kara kadının oğlu!”
İşte tarihler kaydetmiş bu sözü. Ebu Zer, Bilal’a bunu söyledi diye.
Ebu Zerr gibi bir Müslüman ,nasıl söyler böyle bir sözü, bir Müslüman kardeşine, Bilal gibi birine hem de…
Peygamberimizin göz bebeği sahabelerinden ilk Müslümanlardan ki ,neler çektiğini o iman dolu göğsünde ne acılar ne yükler taşıdığına herkesin şahit olduğu…
Her gün beş vakitte iman dolu sedasıyla seslene Hakk’a ve felaha davet eden o sesin sahibine… Söylenir mi?
Hiç kimseye söylenmez de, BİLAL’E HİÇ SÖYLENMEZ…
Şu an kendinizi Bilal’ın yerine koyunuz.
Size böyle bir hitapta bulunuldu… Ne yaparsınız?
Duygu ve düşünceleriniz ne meyanda olur? Düşününüz…
Gelelim biz BİLAL’in ne yaptığına…
Boynunu bükerek gider, sindiremez bu sözleri ve Hakk’ın sevgili elçisine dert yanar:
“-Ya Rasullallah !Anamın kara kadın olması benim suçum mu ki ,Eba Zerr bana böyle dedi ..
Alnında bir damar vardır sevgili elçinin.
Sinirlendiği zaman kabaran.
Herkesin buna şahit olduğu.
Kolay sinirlenmez ama, bu gibi durumlarda buna şahit olanlar bilirler.
O damarın kabardığına yine şahit olunur, o anda çağırtır Eba Zerr’i, Bilal ise melül mahzun çekip gitmiştir bile.
Onun melül, mahzun hali öylesine dokunmuştur ki sevgili elçinin, şöyle düşünmüştür muhtemelen:
“Ben ne tebliğ ediyorum, EBU ZERR ne diyor ?”
Ebu Zerr, gelir çağrı üzre.
Görür ki nebi kızgın ve dahi öfkelidir.
Şu hitabı duymak yerin dibine girdirmiştir muhtemelen onu:
-“Sende cahiliye kırıntıları kalmış ey Eba Zerr!
O sözü ilk sarf ettiği anda pişman olmuştur aslında Eba Zerr, ne ki söz ağızdan çıkan ok misali, geri dönmüyor ki.
Ne cevap vermiştir sevgili peygamberimize Ebu Zerr bilemeyiz ama ,tarihler Ebu Zerr gibi bir şahsiyeti çok güzel meziyetleriyle de kaydetmiştir…
 O ki; daha İslam gelmeden önce tevhit arayışı içinde olan bir kimlik.
İslam’ın ilk yıllarında duymuştur hak daveti, önce kardeşini göndermiş durumu öğrenmiş, ardından taa Gifar kabilesinin yaşadığı o uzak yurttan kalkıp Hakk’ın elçisine iman için Mekke’ye gelmiş.
İslam’ın gizli tebliğ edildiği ilk yıllarda, tebliğ ve kimlikler gizlendiği için temkinli davranır.
Üç gün Kabe’de sadece zemzemle karnını doyurur.
Sonrasında Resule Hz. Ali vasıtasıyla ulaşır ve İslam’a kucak atar…
Öyle ki ilk defa Kâbe’de İslam’a kucak açtığını haykıran ve akabinde de bir ton dayak yiyen odur.
Neredeyse öldürülecek, linç edilecekken, Hz. Abbas ‘ın müşriklerin elinden aldığı bir değerli kişiliktir Ebu Zerr.
Ne ki tüm bu anlatılan ve anlatamadığımız daha bir sürü özellikleri yanında söylediği o söz.
“-Kara kadının oğlu!”
Hayır! İşte bu hazmedilebilen bir söz değildir.
Bu söz İslam’ın ruhuna ters, bu sözü Ebu Zerr’in söylemesi de hiçbir şeyi değiştirmez.
Hak haktır… O zaman Ebu Zerr ,hatasını derhal telafi etmelidir .
Hakk’ın sevgili elçisi bunu söyledi mi, ima mı etti bilemeyiz amma,
-SENDE CAHİLİYYE ADETLERİNDEN KIRINTILAR VAR.
Bildiğimiz şey, Ebu Zerr’in özrünün tarihe geçtiği…
*
Zamanımızda bir kuru özür dilemeyi bile nefsine ar gören bin bir türlü hata işleyip de gurur ve kibrinden dolayı özre yanaşmayan insanlara örnektir bu.
Gider Ebu Zerr ,gecenin alacakaranlığında Bilal’ın kapısına ..nasıl olsa az sonra sabah namazı için davete ,ezan okumaya çıkacaktır ,koyar başını Bilal’in kapısına bekler ,bekler ..
Sabah ezan vakti gelende, Bilal kapıdan tam çıkacağı sırada ayağına bir şey takılır. Bunun bir insan olduğunu hisseder.
-Kimdir o? diye seslenir.
**
Sesi tanır hemen tabii ki. Ebu Zerr’ dir bu.
-Ey Bilal! Üstüme basıp beni çiğnemeden kalkmam buradan ..
Şaşıran Bilal, eğilir kaldırır onu yerden, kucaklaşırlar ve dava biter…
Düşünün şimdi, özür dilemenin zorluğunu ve affetmenin, affedilmenin hafifliğini.
Biz yapabiliyor muyuz bunları diye nefsimize sormalı.
**