KOCA MUSTÂPAŞA: Bir muhteşem Yahya Kemal şiiri

KOCA MUSTÂPAŞA

Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakîr Istanbul!
Tâ fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul,
Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'yâda.
Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allâh'a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı.
Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.
Bir afif âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak..
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allâh'a" diyen
Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;
Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
Türk'ün âsûde mizâcıyle Bizans'ın kederi
Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.

Şu fetih vak'ası, Yârab! Ne büyük mu'cizedir!
Her tecellîsini nakletmek uzundur birbir;
Bir tecellîsi fakat, rûhu saatlerce sarar:
Koca Mustâpaşa var, câmii var, semti de var.
Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu'cizeden,
Hak'dan ilhâm ile bir gün o güzel semte giden,
Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,
Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde,
Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,
Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl,
Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslâm'a.
Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr
Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzûr.
Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,
Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

Gece, şi'riyle sararken Koca Mustâpaşa'yı
Seyredenler görür Allâh'a yakın dünyâyı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan,
Unutur semtine yollanmayı artık buradan.

Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;
Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor:
"Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
Onların meşrebi, iklîmi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,
Avutur gamlıyı, teskîn eder endîşeliyi;
Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın rûhu yanar.
Ne saâdet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!..."

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa'dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü'yâdan.
Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf  illerde,
Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü'yâya.-

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!





Yahya Kemal BEYATLI

KAZANMA VE ÇOĞALMA HIRSINA DUR DİYEN SURE: TEKASÜR SURESİ

KAZANMA VE ÇOĞALMA HIRSINA DUR DİYEN SURE: TEKASÜR SURESİ

Bugünlerde acayip bir şekilde “TEKASÜR SURESİ”ne kafayı taktım. Niye TEKASÜR SURESİ? Senelerdir ekranlardan, gazetelerden siyasilerin, cemaatlerin, gazetelerin çekişmesi hep bir güç gösterisine dönüştüğü için, bu insanların birbirini adeta yok etmek istercesine hareket etmeleri…

Bir vatandaş olarak bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Türkiye’mizi bir gemi gibi farz etsek, bu geminin içinde hepimiz varız. Battığı anda kimler kurtulabilir: meçhul. Belki de hepimiz. Fakat öylesine bir güç yarışı yaşanıyor ki, her gün haberler başladığında bugün bakalım, kim kime ne demiş, kim kimi yemiş kabilinden. Ve midemize kramplar giriyor. Tabii Aynı haberi tekrar tekrar diğer kanallardan dinlemek zorunda kaldığınızda ise sinirlerin ne hale geldiğini düşünün.(malum kumanda beylerde)

Dedim ya elbirliği edilecek yerde birinin ak dediğine diğerinin kara demesi kesinlikle muhtemel bu şahıs ve gruplar akla ister istemez Tekasür Suresini getiriyor. Açıp bir daha okuyayım dedim. Değişik tefsirlerden baktım. En son DİYANET’in çıkardığı yeni sayılabilecek bir tefsir olan hepinizin bildiği “ KUR’AN YOLU, TÜRKÇE MEAL VE TEFSİRİ” çağdaş yorumuyla paylaşmaya değer göründü. Tekasür suresine ait bölümü aynen okuyucularımızla paylaşmak istedim. Okuyalım:

ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN ALLAHIN ADIYLA

NÜZULÜ: Mushafta 102,iniş sırasına göre 16.sure. Kevser suresinden sonra, Maun suresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır.

ADI: Sure adını birinci ayette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme”anlamlarına gelen “tekasür”kelimesinden almıştır.”Elhaküm” ve “Makbure”isimleriyle de anılmaktadır.

KONUSU: Surede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve ahiret hallerinden söz edilmektedir.

MEALİ: RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA:

1-Çoğalma yarışına kendiniz öylesine kaptırdınız ki;

2-Sonunda(kimin yakını daha çok diye)kabirlere bile gittiniz.

3-Hayır! Yakında bileceksiniz.

4-Hayır, hayır! Elbette yakında bileceksiniz.

5-Hayır! Keşke kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız!

6-Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz!

7-Sonra kuşkusuz onu gözünüzle ayan –beyan göreceksiniz.

8-nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.

TEFSİRİ:

1-5.ayetler: “Çoğaltma yarışı”diye çevirdiğimiz 1. ayetteki “tekasür”kelimesi, bu sure bağlamında özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden, niçin demeden mal, evlat, yardımcı, hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri, büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, manevi ve ahlaki sorumluluğu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak”anlamına gelmektedir. Bu tutku bireysel olabileceği gibi toplumsal da olabilir. Ayette “tekasür”kavramı cahiliye toplumunun zihniyet yapısını tanıtmakla birlikte, evrensel bir mesaj da içermekte, genel bir tespit ve dolaısyla uyarı anlamı da taşımaktadır. Nitekim birkaç asırdır özellikle “gelişmiş” denilen ülke ve toplumlarda hâkim zihniyet olan kapitalizmin esası da durmadan üretip, tüketmek tekrar üretmek, karı ve serveti sınırsıza çoğaltmaktır. İşte bu dünya görüşü ve onun doğurduğu uygulamalar da bu “çoğaltma yarışı”nın çağdaş örneğidir. Ancak insanlığın manevi ve ahlaki değerlerini, birikimlerini sistem dışı bırakan, hatta tahrip eden bu yarış, sonuçta ekonomik ve siyasi gücü, iletişim imkanların da kullanarak bireysel ilişkilerden, uluslar arası ilişkilere kadar uzanan bir haksızlık ve adaletsizlik düzeni doğurmakta ve nihayet dünyayı “global” bir mutsuzluk alanı haline getirmektedir.

İkinci ayetteki “mekabir”kelimesi, kabir anlamındaki “makbere”nin çoğuludur.”Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz”mealindeki cümleye müfessirler üç türlü mana vermişlerdir.

a-Mecazi anlamda, “Sonunda ölüp kabirlere girdiniz; bu tutku ve yarış ölünceye kadar sürüp gitti.”

b-Yine mecazi anlamda , “Kabirlerdeki ölülerle övündünüz.”

c-Lafzi anlamda, “Bizzat kabirlere gidip ölülerle övündünüz.”

Tefsirlerde anlatıldığına göre Cahiliye Arapları mal, evlat, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususla övünürken yaşayanlarla yetinmeyip, kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlerdi. Surenin iniş sebebi olarak bu tür rivayetler bulunmakla birlikte genel anlamda insan fıtratındaki mal, evlat ve taraftarların çokluğu ile övünme ve benzeri davranışlar eleştirilmekte, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

Üçüncü ve beşinci ayetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kella” edatı ebedi olan ahiret hayatını orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden mal, mülk ve benzeri imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiştir.

Beşinci ayette “kesin bir bilgi” diye çevirdiğimiz “ilmel yakin”tamlaması sözlükte , “bir şeyi gerçek haliyle idrak etmek”anlamına gelen “ilim” ile “gerçeğe uygun kesin bilgi”anlamına gelen “yakin”kelimelerinden oluşan bir terim olup “kesin olan akli ve nakli delillerin ifade ettiği bilgi”diye tarif edilmiştir.

6 -8.ayetler:”…gözünüzle ayan beyan göreceksiniz”diye çevirdiğimiz kısımdaki “aynel yakin “tamlaması sözlükte göz anlamına gelen “ayn” ile “gerçeğe uygun kesin bilgi”anlamındaki “yakin”kelmelerinden oluşan bir terim olup gözlem yoluyla elde edilen ve doğruluğu apaçık olan bilgiyi ifade eder.(BK: Yusuf Şevki Yavuz, “Aynel yakin ,DİA,4,269).

Aynel yakin ile elde edilen bilginin, İlmel yakin ile elde edilen bilgiden daha üstün ve kesinlik derecesi daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır.(ayrıca bk: Al-i İmran:18)

Yüce Allah, dünya hayatında mutlak gerçeği kabul edip de ahiret hayatı için hazırlık yapmayan, aksine fani şeylere aldanıp onlarla başkalarına karşı övünenlerin ahirette cehennem azabıyla cezalandırılacağını yemin ederek haber vermiştir.

Altıncı ayette , “Cehennemi mutlaka göreceksiniz .”ifadesinin mecazi bir görme şeklinde anlaşılmaması için yedinci ayette “Onu aynel yakin olarak gözünüzle ayan beyan göreceksiniz.”buyurulmuş; böylece hem tehdit pekiştirilmiş hem de cehennem olayının büyüklüğü ifade edilmiştir.(EBU HAYYAN: 8,508)

Sekizinci ayet ise, Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü yerine getirmek üzere O’nun yolunda ve emrettiği şekilde değerlendirmeyip de onları başkasına karşı övünme ve kendini üstün görme aracı yapanların bu nimetlerden hesaba çekileceklerini, sonuçta cehennem azabıyla şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını göstermektedir.

 

KAYNAK: DİB YAYINLARI

KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEAL VE TEFSİR

PROF.HAYRETTİN KARAMAN

PROF.MUSTAFA ÇAĞIRICI

PROF.İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ

PROF.SADRETTİN GÜMÜŞ

ANLARA 2007

CİLT5,SH:677–680

 BİRKAÇ SENE ÖNCE YAZDIĞIM BİR YAZI İDİ BU  .

BELLEK KONTROLDE YİNE PAYLAŞILMALI BU YAZI DİYEREKTEN …

HAYIRLI CUMALAR DİLEK VE DUASIYLA .

SUREYİ ANLAMAYI VE MESAJINI HAYATA GEÇİRMEYİ RABBİMİZ CÜMLEMİZE NASİP EYLESİN .

 YAZAN : SERAP UYSAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A’meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.

Adam öfkeyle:-Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat bir cevap alamadı.

A’meş’in kızı babasına:-Bu gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın öfkesi dinmedi:-Eğer bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.

Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti, konuşmamakta direndi. Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A’meş’in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi, söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A’meş karısıyla olan hadiseyi anlattı, dert yandı:-Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.

Ebu Hanife:-Üzme kendini. ‘ın izniyle bir care bulunur, dedi.Ebu Hanife, A’meş’in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi.

A’meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A’meş’in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:-Oh be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif! A’meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:-Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden razı olsun.

DÜNYANIN BİR NUMARALI MÜSLÜMAN MÜNAZARACISI :AHMET DEEDAT KİM?

Büyük İSLAM alimi AHMET DEEDAT, 1918 ‘de Hindistan ‘da Surat Bölgesinde doğdu.
Doğumundan sonra terzi olan babası GÜNEY AFRİKA’ya göçeder .
Eğitimi düzgün devam etmez . Fakirlik ve cehaletle mücadele içinde geçen çocukluğu 1927 yılında babasının yanına gittiğinde de devam eder .O ,babasının yanına gittiğinden bir süre sonra  annesi vefat eder .
9 yaşında, gurbette bu çocuk gittiği ülkede konuşulan İngilizceyi de bilmiyor lakin, büyük bir çaba göstererek kendini bütün varlığı ile öğrenmeye adar . Ve neticede İngilizcesini mükemmel seviyeye çıkartır.
Fakirliği okuldan ayrılmasına engel olsa da ,ilim öğrenmek için illa ki okul olması gerekmediği bilinci ile her fırsatta kendini geliştirir.
16 yaşında okulu bıraktıktan sonra çalışmadığı iş kalmaz nerdeyse.
Her şeyde hayır aramalıyız değil mi ?
İşte DEEDAT’IN HAYATININ DÖNÜM NOKTASI …
GÜNEY NATAL’da müslümanlara ait bir dükkan ve bitişikte bir papaz okulu .
Dükkana gelen papaz öğrenciler İslam’a karşı tahkir edici saldırı ve tahrikleriyle DEEDAT’taki ilim aşkını daha da artırır.
Niyeti misyoner papazların propagandalarına mukabele arzusudur.
Bu azim ve gayretle kaynak kitap arayışına koyulur .Ve ilahi takdir onu HİNDLİ Meşhur alim RAHMETULLAH HİNDİ’nin kitabı “İZHAR-Ü’L HAK”la karşılaştırır.
Bu kitap Hindistan’daki Müslümanların İngiliz hakimiyeti döneminde misyonerlerle ettikleri mücadeleleri nasıl yaptıklarını ve bu faaliyetleri nasıl İSLAM lehine çevirdiklerini ve kazandıkları başarıları ve teknikleri anlatmaktadır ki, bu da Dededat’ın arayıp durduğu kaynağın menbaının taa kendisidir .
misyonerlerle münazara …
Bu fikir onda öyle derin etki yapar ki ,bu şevkle eline İNCİL’İ ALIR VE papaz öğrencilerle münazara heyecanı başlar .
Papaz öğrencilerin mukavemetini öylesine kırar ki ,artık rakibi çevre bölgelerdeki papazlar ve Hristiyan ilahiyatçılardır .
Onun artık kendini adadığı bir davası vardır ve İSLAM’ıngüzelliğini ortaya koymak ,çıkarmak zamanıdır bu dem diyerek ,tebliğ aşkıyla 30 senesi bu uğurdageçer .
İncil üzerine bir çok ders verir.
ES-SELAM adlı enstitüyü kurar .Burda yetişen yüzlerce tebliğci onun izinden yürür .
Ailesi de bu işlerden nasibini alır .Ona destek verirler .Ailesiyle kurdukları ,içinde bir de mescidin bulunduğu bina bugün halen onlarn adeta simgesidir.
Hrıstiyanlık üzerine öylesine bilgi sahibi olur ki ,papazları bile bu konuda geri bırakır .Misyonerlerin korkulu rüyasıdır o artık .
Farklı İncil’lerdeki BİRBİRİYLE ÇELİŞEN AYETLER  Deedat tarafından ortaya konuldukça onbinlerce misyoner dinlerini sorgulamaya başlar.
NETİCE  :Başta GÜNEY AFRİKA olmak üzere binlerce misyoner papaz müslüman olur .
VERDİĞİ TÜM KONFERANSLARIN video kasetlerinin çoğaltılıp tüm dünyaya dağıtılması İSLAM’ın anlatılması aşamasına katkı sağlar .
 Tatlı mizacı ve mizahi anlatımı ,üslubu onu “EN İYİ MÜNAZARACI”olarak adlandırılmasına vesile olur .
1986’da ULUSLARARASI KRAL FAYSAL “ödülünü alamaya hak kazanır .
Ama onun için en büyük ödül İSLAM’ı anlatırken duyduğu heyecandır .
Son anına kadar misyonerlerin İSLAM’a verdikleri tahribatın zararlarını önlemek ve dini tebliğ ile uğraşır .
Bu onun kitaplarıyla da katkı verdiği örnek bir çalışma ve gayrettir .
uluslararası davet merkezi’nin KURUCUSU VE BAŞKANIDIR.
20 ‘nin üzerinde kitap ve 2o  milyondan fazla kopyası ücretsiz dünyanın dört bir yanına ulaşır .
Konferanslar ve seminerler de dünyanın her yerinde onu beklemektedir artık .
Özellikle Evangelistleri bir çok kereler açık oturumlarda  sus -pus pozisyonuna sokar .
 O kadar çok insan onun vesilesiyle İslam’a girer ki bu sayede bir çok Hrıstiyan teolog ve papaz İslam’la müşerref olurlar .
Bir çok kitap yazdı demiştik .Son kitabı “İSLAM VE HRİSTİYANLIK ARASINDA TERCİH “i eski ABD Başkanı BİLL Clinton ve eşine ve bir çok devlet başakanı ve eşlerine hediye eder .
Hilary Clinton bu kitabı çok beğendiğini ifade eder .
*
Yıl 1996 .
Deedat ,Avustralya’ ya yaptığı tebliğ gezisinden bir süre sonra felç olur .
Gözleri hariç hiçbir yerini kıpırdatamaz olur lakin ,yine de hastalığının devam ettiği  o 9 yıl boyunca ölene kadar yine de gayretten geri kalmaz .
Eşi HAVVA Hanım onun hastalığı esnasında ona canla başla bakar ve tebliğine devam edecek desteği ona verir .
Ve oğlu Yusuf onun  Kur’an okurken son nefesini verdiğini açıklar .
BELİRTİLECEK BİR HUSUSU DA AÇIKLIĞA KAVUŞTURALIM .
Bir ara 19 mucizesi ile ilgilenir .Lakin sonradan bunun uydurma olduğunu anlar ve bunun zorlama ile  bir oyun olduğunu anlayınca hatasından döner ve bu konuda yazdığı  kitabını da imha eder .
Türkçeye de eserlerinden bir kısmı çevrilir .Video kasetleri ise her yerde mevcut .
İnternet ortamında Ahmet DEEDAT VİDEOLARI diye aradığınızda ulaşmak ve istifade etmek mümkün .
Allah bizlere de onun gibi ömrümüzüİS LAM’a vakfetmeyi nasip eylesin .
Ona da rahmetiyle muamele eylesin .
Eserlerinden bazıları (türkçeye çevrilen)
1-KİTAB-I MUKADDES ALLAH SÖZÜ MÜDÜR ?
2-MUCİZELER MUCİZESİ KUR’AN
3-ARAPLAR VE İSRAİL – ÇATIŞMA MI UZLAŞMA MI ?
BU ESERLER İNLİLAP YAYINLARINDAN ÇIKMIŞTIR .
ALLAH AHMET DEEDAT VE İSLAM UĞRUNDA CANFEDA ÇALIŞAN TÜM ÖLMÜŞLERİMİZE RAHMET EYLESİN .
BİZLERE DE HAK YOLDA BİR NEBZE DE OLSA GAYRET EDENLER SAFINA BİZLERİ DE ALSIN .
AMİN .
HAZIRLAYAN VE SUNAN :SERAP UYSAL
 
 

BİR YÜCE GÖNÜLLÜ İMAM :İMAM AHMED BİN HANBEL

AHMET BİN HANBEL

Ahmed ibni Hanbel hazretleri, hicretin üçüncü asrında Bağdat’ta yaşadı.

                                  

O devirde, hadis âlimi olabilmek için belli başlı ilim merkezlerine seyahat edilir ve tanınmış hadis âlimlerinden hadis öğrenilirdi. Gönlüne hadis aşkı düşünce Ahmed ibni Hanbel de öyle yaptı. Kırk yaşına kadar İslâm ülkesini şehir şehir dolaştı, devrinin en ünlü muhaddislerinden hadis öğrendi.

O tarihte Yemen’de Abdürrezzak es-San’ânî adlı ünlü bir muhaddis vardı. Ahmed ibni Hanbel ,ondan hadis okumayı çok istiyordu. Fakat Yemen’e gidecek parası yoktu. O zaman otuz dört yaşındaydı. Yemen’e giden kervancılara, kendisini oraya götürmeleri karşılığında, yanlarında deve bakıcılığı yapmayı teklif etti. Kabul ettiler. Yemen’e ancak böyle gidebildi.

Yemen’de işi bitip de geri dönerken hocası ona yol parasını vermek istedi. Fakat o teklif edilen parayı almadı, ama hocasının gönlünü aldı:

-“Hocam!” dedi. “Eğer birinden yardım almayı kabul etseydim, senden alırdım.”

Hadis sâhasında yetişip de ünlü bir âlim olunca Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî gibi şöhretli muhaddisler onun talebesi oldu. Hatta İmâm Şâfiî gibi bazı hocaları da ,ondan hadis rivayet etti. Onun tasnif ettiği Müsned, bugün elimizdeki en büyük hadis kitabıdır.

O devir, hadis aşkının zirvede olduğu bir devirdi. Ahmed ibni Hanbel, gittiği bir yerde hadis okutmaya başlayınca, etrafında beş bin kişi toplanırdı. Bunlardan 500 kadarı ondan hadis yazarken, diğerleri onun tavırlarından, ahlâk ve edebinden faydalanmaya çalışırdı. Talebelerinden ünlü muhaddis Ebû Dâvûd,

-“O’nun ilim meclislerinde uhrevî âlemin zevki bulunduğunu” söylerdi.

Devrin halifesi bu büyük muhaddisten oğluna özel hadis dersi vermesini istedi. Fakat o, hadis rivayetinde yöneticilere ayrıcalık tanıyamayacağını söyleyerek bu teklifi reddetti.

**

Ahmed ibni Hanbel’in yaşadığı devir Abbâsîler devriydi. Devrin halifesi Me’mûn, Mûtezile mezhebini benimsedi ve bu mezhebin ileri gelenlerinin tesiriyle âlimleri, “Kur’an’ın mahlûk” yani yaratılmış olduğunu kabul etmeye zorladı. Kabul etmeyenlere işkence yapmaya başladı. Birçokları halifenin zulmünden korkup onun istediği gibi konuştu. Ahmed ibni Hanbel’in ne yiğit bir adam olduğu işte o zaman anlaşıldı. O “Kur’an mahlûk değildir” dedi ve bu sözünden hiç dönmedi.

Ona;

-“İnad edersen seni hapse atar, işkence yaparız” dediler. İbn-i Hanbel ,bu tehdidi hiç önemsemedi. Ve dediklerini yaptılar. İki yıl boyunca zindanda ona işkence ettiler. Bu mü’min adam, şiddetli kamçı darbeleri altında inlediği halde, değil onların teklifini kabul etmek, orucunu bile bozmadı.

Onun haline üzülüp ;

-“Canım n’olacak, halifenin dediğini kabul etmiş görün.” diyen dostlarına çok gücendi.

Bu hapis ve işkence hayatı tam iki yıl dört ay sürdü. Sonra evinde göz hapsinde tutuldu. Ondan hadis öğrenmek için uzak diyarlardan gelen öğrencilere hadis okutmasına bile izin verilmedi.

Ahmed ibni Hanbel’in hadis hocalarından biri, o devrin ünlü sûfîsi Bişr el-Hâfî idi. Bu büyük mâneviyât eri talebesinin yiğitliğinden söz ederken şöyle derdi:

-“Ben onun kadar sabredemezdim. O atıldığı ateşten has altın olarak çıktı.”

***

Daha sonraki halifelerden biri, ona yapılan haksızlığı bir ölçüde telâfi etmek için kendisine önemli miktarda altın ihsan etti. Fakat o, bu paraların içine haram karışmış olduğu için kabul etmedi. Dostları :
_“Aman böyle yapma, sana yine fenalık ederler. Halifenin hediyesini al!” dediler. “Peki” dedi, aldı; ama bu parayı son kuruşuna kadar fakirlere dağıttı.

                                                    

Halife, ne yapıp yapıp onun gönlünü almak istiyordu; ailesine maaş bağladı. Ahmed ibn-i Hanbel oğullarına “Bu parayı kesinlikle almayacaksınız” dedi. Ailesi çok fakirdi. Oğulları dayanamayıp halifenin bağladığı maaşı alınca onlara gücendi ve bir lokmalarını bile yemedi.

Kendisine babasından bir dokuma tezgâhı kalmıştı; onun kirasından aldığı parayla geçinmeye çalışırdı. Bu para yetmeyince kemer dokurkarısının dokuduğu kumaşı satarak rızkını temin ederdi. Çok zor durumda kaldığı zamanlarda, ekinler biçildikten sonra tarlada kalan döküntüleri, diğer ihtiyaç sahipleriyle birlikte topladığı olurdu.

Evinde yiyip içecek bir şey kalmadığında üzülecek yerde sevinir, ekmek kırıntılarını ıslatarak üzerine tuz döküp yerdi. Pahalı yiyeceklere iltifat etmez, bunlar kendisine ikram edildiğinde ya biraz tadar veya hiç yemezdi.

Mütevazı evinde eşya olarak eski bir hasır ile basit birkaç çanak çömlekten başka bir şey yoktu. Uzaklardan ziyaretine gelenlere kuru ekmek ikram eder, daha fazlasını yapamadığı için gönüllerini alırdı. Kendisinden yardım isteyen yakınlarına veya fakirlere elindeki üç beş kuruşun tamamını verirdi.

Çok nâfile namaz kılar, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in yedide birini okurdu.

Yaptığı beş hacdan ikisini veya üçünü yaya olarak yapmıştı.

Peygamber Efendimize derin bir sevgi duyar, onun hasretini çekerdi.

    ************

BİRGÜN adamın biri ondan öğüt istedi. O da şunları söyledi:

“Eğer rızkı Allah veriyorsa, rızık için tasalanmak niye?

Eğer herkesin rızkı taksim edilmişse, bu açgözlülük niye?

Eğer Allah, malını infak edene yenisini vereceğini va’detmişse, bu cimrilik niye?

Eğer gerçekten cennet varsa, bu rahat niye?

Eğer gerçekten cehennem varsa, günah işlemek niye?

Eğer Münker ve Nekir’in sorgusu gerçekse, bu gevşeklik niye?

Eğer dünya fâni ise, bu gönül rahatlığı niye?

Eğer insan kazandığının hesabını gerçekten verecekse, mal biriktirip yığmak niye?

Eğer her şey kaza ve kaderle oluyorsa, bu üzüntü niye?

                                      SUNUM :SERAP UYSAL

ÜSVE -İ HASENE:(EN GÜZEL ÖRNEK) ALLAH RESÜLÜ

Ashabı öndedir hep ALLAH RASÜLÜ’nün  , ailesi değil.
Düşünülürse Hz. Hatice annemizin çok zengin bir hanım olduğu, tüccar olup kervanlar gönderdiği.
İslam geldikten sonra ise tüm mal varlığı bu uğurda feda edilmiş Müslümanlar nefislerinden daima önde gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin ağlarken bir yandan değirmenle un öğütmekte ve ekmek yapmak istemektedir.
O sırada mescide gitmekte olan Hz. Bilal onun bu zor durumunu görünce ona yardım etmek ister ve çocuklara bakarken, annemiz de işini görür.
Dolayısıyla mescide ezan okumaya geç kalır.
Sonradan peygamberimiz bu durumu ona sorduğunda Bilal, Fatıma annemize zor durumda gördüğünden yardım ettiğini ve bu yüzden geç kaldığını söyleyince, efendimiz ona,
-”iyi etmişsin. “diye teşekkür eder.
Sonraki günlerde de ömrü boyunca olduğu gibi zor günler hep onunla beraberdir.
Su taşımak, değirmende un öğütmek, hamur yapıp ekmek pişirmek, çocuklarının bakımı, eşi… Hayatın tüm zorlukları omuzlarındadır.
Kabaran ellerini gördüğünde dayanamaz Hz. Ali ve peygamberimizden kendisine bir yardımcı vermesini istemesini söyler. Zira yeni savaş esirleri gelmiştir.
Hz. Fatıma annemiz, durumunu peygamber babasına arz ettiğinde olumlu cevap almış mıdır sizce?
Peygamberimizin şefkat ve merhamet kokan sözleri onu sevgisiyle sarar ama ,istek reddedilir.

Sebep:
-Kızım, önce Ashab-ı Suffa’yı düşünmem gerek. Onların durumu daha acil.
Peki, Hz. Fatıma bu duruma itiraz etmiş midir?
Hiç de değil. Zira o peygamber bağının en has gülüdür ve aynı babası gibi şefkat kokmaktadır .
Onlar bu davranış modelini kimden aldılar?
Bu davranış elbette ki, onun tedrisinden geçmiş birinin benimsediği ve yaşadığı bir roldür. Ve dünyanın hiçbir yerinde ve tarihinde böylesi bir rol –model görülmemiştir.
Zaten Allah Teâlâ, onu bizim için ;”ÜSVE-İ HASENE “ olarak nitelendirmemiş midir?
“Andolsun ki, sizden Allah’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullâh’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.”
(Ahzâb, 21)
Onun tedrisinden geçenlerdir birbiri için diğerkamlık yapanlar, şimdilerde “EMPATİ” denilen ama herkesin kendisinin yapmadığı velakin hep başkasından beklediği empati, diğerkamlık, başkasını kendi yerine koyma veya kendine tercih etme, fedakarlık…
İşte her neci ise, adına ne denirse densin o bu konuda da Müslümanları o çok kısa sürede nasıl böylesine bir eğitim ve öğretime tabi tuttu ve bunu başardı.
Kur’an’ın rehberliğindeki bu muhteşem öğretmen, örnek insan, canlı Kur’an dediğimiz muhteşem nebinin maalesef biz bu yönlerine değil de saçının, sakalının tellerine önem atfetmiş, ravzasında iki rekat namaz kılabilmek için birbirimize eziyet vermiş, Hacer’ül Esved’i öpmeden haccımızın kabul olmayacağına inanmış, teravih namazlarını hiç kaçırmaz, tesbih namazlarının yolunu gözlerken vaktini ısrarla beklerken, onun esas tebliğinde ısrarcı olduğu farzları göz ardı etmişiz. Bizim esas sorunumuz toplum olarak buradadır …
Kavanoza taşları doldururken sıralamayı yanlış yapıyoruz…
Önce küçük taşları koyduğunuz kavanozda  büyük taşlara yer kalmaz .
Nedir bu kavanozdaki taşların anlamı ?
Onu da sonraki yazının konusu olarak belirleyelim .
SELAM VE DUALAR İLE
YAZAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

BİLGİYİ PAYLAŞMAK GÜZELDİR

İLİM ÇİNDE BİLE OLSA ALMAMIZ GEREKİYORDU DEĞİL Mİ?

VE İLİM KADIN ERKEK HERKESE FARZDI ..

O HALDE ;BİZE DÜŞEN …..

İŞTE BİZİM BU MEYANDA FELSEFEMİZ,YUKARDAKİ HADİS-İ ŞERİFLERVE BUNUN MANTIĞINI İZAH EDEN BİR SÖZ …

TA…ÇİN’DEN,  MAÇİN’DEN BİR SÖZ

“BENDE BİR YUMURTA VAR,

SENDE BİR YUMURTA VAR.

EĞER,

SEN BANA BİR YUMURTA,

BEN SANA BİR YUMURTA VERİRSEM;

YİNE SENDE BİR YUMURTA ,

BENDE BİR YUMURTA OLUR..

ŞAYET,

SENDE BİR BİLGİ VAR,

BEN DE BİR BİLGİ VAR,

BEN SANA BİR BİLGİ VERİRSEM,

SEN BANA BİR BİLGİ VERİRSEN

BENDE İKİ BİLGİ

SENDE DE İKİ BİLGİ OLUR.” 

                                                      KONFİÇYÜS

SUNUM:SERAP UYSAL

 İmdat düğmeleri, yok tabutların,    Üzülme.. Kurtarır (!) seni putların .

Düne kadar aboneydin harama
Hep derdin ki sözüm geçer parama
Şimdi musallada boşuna arama

Banka veznesi yok tabutların
Söyle biraz avans versin putların

Tapular bıraktın valiz dolusu
Varisler şimdiden kurdular pusu
Niye getirmedin hayret doğrusu

Gerçi bagajları yok tabutların
Bir taksi tutsaydı ya sana putların

Ahlak felsefende sağdıçlık maşa
Üç beş fahişeyle güreştin başa
Haydi bu gecede kaçamak yaşa

Gümüş şamdanları yok tabutların
Birkaç mum getirsin, söyle putların

Hep aşkta kazandın verdin kumarda
Dolaşmalı derdin rakı damarda
Biraz ayıldın mı bu son aşamada

Amerikan barı yok tabutların
Söyle de cin tonik versin putların

Nerede şimdi beş yıldızlı oteller
O hüzzam faslına dem vuran eller
Nerede o raks tutan incecik eller

O şantözü yok tabutların
Zil takıp oynasın putların

Yaşarken sende bir saplantı vardı
Minareler sanki sana batardı
Hele sabahları tepen atardı

Gördün ya konforu yok tabutların
Üzülme kurtarır seni putların

Ne kadar büyüktü dindara kinin
Hacıya hocaya uzardı dilin
Konuşsana mevta bittimi pilin

Oksijen tüpü yok tabutların 
Söyle bir nefes versin putların

Uyandım diyorsun lakin boşuna 
Gördün, bakmıyor hiç gözyaşına 
Hey mevta kaldın mı tek başına

Komik yasaları yok tabutların 
Söyle bir avukat bulsun putların

YAZAN :CENGİZ NUMANOĞLU

SUNAN :SERAP UYSAL

Benim adım televizyon

YILLAR ÖNCESİNDEN SAKLADIĞIM BİR İLGİNÇ ŞİİR .
İLGİNÇ AMA GERÇEKLERİ ANLATMIYOR MU ?
OKUYUN DA BAKIN ..

Cami cemaati beş on 
Benimki bin kere milyon
Dinli, dinsiz, laik, mason
Benim adım televizyon
Yatsı namazını kıldırmam 
Sabah namazına kaldırmam 
Kim ne söylerse aldırmam 
Benim adım televizyon
Zorla her eve girerim 
Ev sahibine söverim 
Gafilleri pek severim 
Benim adım televizyon
Amerika evinizde 
Gorbaçov bu akşam sizde 
Bir gemi batmış denizde 
Benim adım televizyon

Bana bakan gözler yandı 
Yalanıma herkes kandı 
Ne söyledimse inandı 
Benim adım televizyon
Yıktım utanma hissini 
Yaptım her şeyin tersini 
Bozdum İSLAM’IN neslini 
Benim adım televizyon
Ne rahmetim , ne lanetim 
Aslında masum aletim
Yoktur kasıtlı gayretim 
Benim adını televizyon
Ben deccalin güdüğüyüm 
Sam amcanın düdüğüyüm 
Şeytanların en büyüğüyüm 
Benim adım televizyon
Bazıları çanak anten tuttu 
Çanak tutan hapı yuttu 
Ar’ı, namusu unuttu 
Benim adım televizyon
Geyik gibi boynuzum var 
Paylaşacak kozum var 
Namusunuzda gözüm var 
Benim adım televizyon
Ben var isem, olmaz sohbet 
O semte uğramaz rahmet 
Kin,ihtiras ve de şehvet 
Benim adım televizyon
Ben her gün akın ederim 
Uzağı yakın ederim 
Sade bana bakın derim 
Benim adım televizyon
Beni reddetti sofular 
Sonunda teslim oldular 
Karşı duramaz oldular 
Benim adım televizyon
Işık değilim , aynayım 
Ben , hep güçlüden yanayım 
Bir rol verildi oynarım 
Benim adım televizyon
YAZARINI BULAMADIM ..
ARAŞTIRAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

GURURLANMA İNSANOĞLU !ÖLMEMEYE ÇAREN Mİ VAR ?

ALİ ERCAN’IN OKUDUĞU İBRETLİK BİR İLAHİ
GÜNÜMÜZ GERÇEĞİNİ NE KADAR DA ACI BİR ŞEKİLDE ANLATIYOR ..
“GERÇEKLER ACIDIR ..
BAKLAVA İSE TATLIDIR
YOKSA,YOKSA BAKLAVA ,GERÇEK DEĞİL MİDİR?” DİYEYİM DE SİZ YİNE GÜLÜMSEYİN .
BU İLAHİYİ DE İBRETLEDİNLEYİN SEVGİLİ DOSTLAR…
 
Bıraktığın malları taksim ettik
Sen mezarında huzur içinde yat BABAM
Biz üç kardeş malın için kavga ettik
Hayırsız malın yüzünden duy BABAM
 
Zannetme ki çocukların rahat ettiler.
Dövüş,kavga mahkemeye gittiler,
Sormak istersen malını ne ettiler?
Bir kısmını kumara verdiler BABAM
 
Malının yerine dini öğretseydin,
Sende mezarında rahat etseydin
Kendine ettiğin gibi bize de ettin,
Malından hiçbir hayır duymadık ki,duy BABAM
 
Çalıştın gece gündüz demedin,
Sırtına bir takım elbise giymedin
Doyasıya bir yemek yemedin
O dünyada yemek varsa ye BABAM
 
Evlatlarına bıraktın malları,
Komşular taşıdılar salını,
Dahası var,görmek istersen halini,
Cenazeni kılmadık ki duy BABAM
 
Büyük oğlunu sorma,çünkü hüneri var,
Her gün kafa çeker,hem kumar oynar,
Zararın neresinden dönersen kar,
O dünyada malın varsa sat BABAM
 
Oğlun akıllı olsaydı ne ederdi malı,
Oğlun deli ne yapacak ki malı,
Kumarhane yaptık senin sarayını,
Çatısında baykuşlar ötüyor BABAM
 
Kızını sormak istersen çok iyi,
Çok güzel öğrendi dansı,yüzmeyi
Çokta sever pantolonla gezmeyi
Orada böyle kız yetiştirme sen BABAM
 
Dahası var birde sosyete gülü,
Bataklıklar sahnesinin bülbülü
Batıya kaptırdı bütün gönlünü
Orada haya varsa gönder sen BABAM
 
Oğlunu dövmeyen özünü döver
Kızını dövmeyen dizini döver
Neticeyi bana sorarsan eğer
Kendine ettin, bana ettin sen BABAM
 
Günde iki paket sigara içer,
Gavurun icadı modayı seçer,
Su yerine viski,bira içer,
Cemiyetimizin yüz karası bil,BABAM
 
Dedim ki gel bacım İslam’da hayat
Bu soğuk hayalleri kalbinden sök at
Dünyanın yüzkarası,Ahiretin berbat
Dedim de tersledi beni duy BABAM
 
Kadınmı erkekmi bilemem onu
Gelinmi kızmı fark etmem onu
Beğenmiyor neslimizin gidişatını
İşte kızın bu hallerde bil BABAM
 
Anamı da sormak istersen,
Ne kadarda hüneri varmış meğer
Altmışından sonra çorapsız gezer,
Halini bir görsen gülersin BABAM
 
Sonra anacığım şikayetçi senden
Doyasıya açık saçik gezmemiş
Bundan dolayı senden çok bezmiş
İlla da evleneceğim diyor duy BABAM
 
Neticede bir kaç gün eve gelmedi,
Bir ahbaptan duydum anam evlendi,
Kocasını görsen sanırsın evladı
Anam altmış kocası otuz üç duy BABAM
 
Ben küçük oğlundan da fayda yok sana,
Bir Fatiha dahi okumam sana,
Çünkü dinimi öğretmedin bana
Böyle olacağını bildirmedin sen bana
Üzerine hac farz oldu yapmadın,
Ezanlar okundu namaz kılmadın,
Bir fakire sadaka dahi vermedin,
Hangi yüzle huzura vardın sen BABAM
 
Bu sözlerden ibret alın babalar
Sizde dinleyin sayın analar
Demeyin daha zamanı var
Babam gibi akılsız olmayın BABALAR
 
Bu mezar taşına ibretle bakın
Okumadan geçmeyin dostlar sakın
Evladınıza helalinden mal bırakın
Sakın babam gibi olmayın siz BABALAR
 
Doğru sözüm bana yalan gelirdi,
Neticede ömrüde sona erdi,
Bu mektubu sana Furkan’ın yazıverdi
Oradaki babalara sen oku BABAM
HAZIRLAYAN VE SUNAN: SERAPUYSAL

İSLAM KÜLTÜRÜ :”SORARAK ÖĞRENİYORUM “İSİMLİ KİTABIMIZIN İKİNCİ BASKI ÖNSÖZÜ

 

              İKİNCİ BASKININ İLK SÖZLERİ

Rabbim yine lutfunu bahşetti ve kitabımızın ikinci baskısına cesaret ettik.

Doğrusunu söylemek gerekirse ikinci baskının akibeti biraz zor oldu.Defalarca niyetlenmemize rağmen çeşitli sebeblerden dolayı sekteye uğradı .

Kitaba ulaşan tanıdık, tanımadık kardeşlerimize teşekkür ederken, eline geçen ancak, bizim tanımadığımız kişilerin telefon açmaları çok şık oldu.

Bir emekli öğretmen ağabeyin;

 “Şöyle bir bakayım diye elime aldığım kitabı, şimdi sırada hangi soru var derken bir de baktım sabah olmuş.”deyişini de unutmuyorum. İmamlık ve Kur’an Kursu Öğreticiliği sınavına girecek olan sevgili kardeşlerimizin kitaptan istifade etmeleri de bizim için manevi bir destek ve onur oldu..

Bu ve buna benzer intibalar Allah razı olsun bize aktarıldıkça, emeğimizin değerlendiğini görmek bizi motive etti. Amacımız emeklilik günlerimizi üreterek, bilgilerimizi paylaşarak geçirmek olduğu için çalışmalarımız günümüzün büyük bir bölümüne yansıyor. İnşaallah güzel dinimizi ve sevgili peygamberimizi en sade dille anlatmaya çalıştığımız bu mütevazı çalışma amacına ulaşırsa kendimizi bahtiyar sayacağız. Allah’ın yardımı ve lutfu olmasa zaten böyle bir cesareti göstermemiz bile mümkün değildi.

Maddi ve manevi destek veren ,sevgili aileme ,özellikle din görevlisi olan kızkardeşimin değerli eşi İsmail Eriş Beyefendi’ye, din görevlisi arkadaşlarıma ve adı şu anda aklıma gelmeyen destek olan herkese teşekkür ediyorum.

Bu arada söylemem gereken en önemli bir isim de saygıdeğer hocam,   “Sevgili Mustafa Kapçı Hocamız”.Değerli Hocam gerek  kitabın ilk baskısından önce kitabı değerlendirmeniz ve akabinde basımdan sonra da desteğiniz için buradan teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Ve yine sevgili Osman Çevik Ağabeyim.. Ayrıca unutmamamız gereken bir isim de kitabı gazetedeki köşesinde tanıtma inceliğinde bulunan sevgili ağabeyimiz Hayrettin Durmuş Bey.

Ve  çok değerli mesaisini bizim için harcayarak ikinci baskımızın her şeyiyle lgilenen çok değerli ağabeyimiz Mustafa Hayırdoğan ..Değerli ağabeyim sana nasıl teşekkür etsem bilemem ki ..bu kitabın ikinci baskısı o kadar sekteye uğradı ki şu an elimize ikinci baskıyı almamız Alla’ın lütfu ile sizin emekleriniz neticesi  oldu ..gerçek kardeşliği bize yaşattınız .sağolun …

 İkinci baskının ilk sözünü  bir güzel söz ile bitirmek istiyorum. Hoşuma gitti, sizinle paylaşmak amacımızı anlatacak diye düşündüm:

 

“BENDE BİR YUMURTA VAR,

SENDE BİR YUMURTA VAR.

EĞER,

SEN BANA BİR YUMURTA,

BEN SANA BİR YUMURTA VERİRSEM;

YİNE SENDE BİR YUMURTA ,

BENDE BİR YUMURTA OLUR..

ŞAYET,

SENDE BİR BİLGİ VAR,

BEN DE BİR BİLGİ VAR,

BEN SANA BİR BİLGİ VERİRSEM,

SEN BANA BİR BİLGİ VERİRSEN

BENDE İKİ BİLGİ

SENDE DE İKİ BİLGİ OLUR.” 

                                                      KONFİÇYÜS

Evet, ta Çin’den bir bilgenin söylediği bir sözü kitabın ilksözleri arasına katmak Sevgili Peygamberimizin “ilim Çin’de bile olsa arayıp, bulunuz.”hadis-i şerifini bir kez daha hatırlattı bize.

               SAYGILARIMLA..

                                        SERAP UYSAL

          EMEKLİ KUR’AN KURSU ÖĞRETMENİ

5 NİSAN 2012

 

                                                               MERSİN