BAYRAK ŞAİRİM NE GÜZEL SÖYLER:HER GÖNÜLDE BİR ASLAN YATAR

Bayrak şairimiz ARİF NİHAT ASYA ,olayları yorumlarken öyle pratik ve kısa yoldan bir cümle ile anlatıverir ki ,hiç öyle uzun konuşmaya gerek kalmaz .

Aşağıdaki anlatılan hatırasında da öyledir keza .

“Herkesin gönlünde bir aslan yatar.” atasözümüzden hareketle şöyle dermiş merhum :

— Her gönülde bir aslan yatar, diyenlere inandım.

Gönülleri dolaşmaya çıktım.

İçinde kediler, tavuklar, çakallar yatan; yılan, çıyan, solucan yuvalı gönüller keşfettim.”

Yalan mı?

SERAP UYSAL

AKİLİN AKLI ÇOBANDA KOYUN KOMADI

Çobanın bir koyun sürüsü varmış, kısa zamanda bir kurt sürüye dadanmış. Çoban gidip ‘akil’ bilinen bir adama ne yapacağını sormuş.

Akil adam, ‘Sürünün etrafını tel çitle çevir’ aklını vermiş.

Çoban tavsiyeyi tutmuş, ama kurt çitten atlayıp koyunları bir bir götürüyormuş .

Çoban yine aynı akil adama gidip öğüt istemiş .

AKİL olacak Adam:

-Sürünün etrafını duvarla çevir, aklını vermiş bu defa.

Çoban denileni bir kez daha yapmış, ama duvar da kurda kar etmemiş, koyunlardan biri daha gitmiş.

Çoban, akilin yanına tekrar gelip:

-Bana verecek yeni bir fikrin var mı?’ diye sorduğunda akil adam şu cevabı vermiş:

-Bende sana verecek fikir çok da, sen de koyun kaldı mı?..

kalmış mıdır ki …belki bir iki tane vardır ondan soruyordur ..

sahi bu nerden geldi ki aklıma şimdi akşam akşam …

serap uysal

ZENGİN VE HAYIRSEVMEZ TEMEL

Temel  son derece zengin  bir iş adamı..
Bir  gün bir hayır  kurumunun elemanları, Temel’in zengin bir iş adamı olduğunu  ve o ana kadar da hiç bir hayır kurumuna bağış yapmadığını öğrenir ve ümitle kurumlarına bağış  yapmasını  istemek  için Temel’in ofisine giderler  .
Ve Temel’e :
“-Efendim, sizin  zengin bir  iş adamı olduğunuzu öğrendik.
Kurumumuz için bağış yapmanızı talep için geldik. “derler.
Temel ,masasında şöyle  bir geriye doğru yaslanır .

Kısa bir süre gelen adamların yüzüne bakar ve….
Sonra öne  doğru eğilerek ellerini kavuşturur..gözlerini  adamların  gözlerine dikerek:
-Siz benim dul bir kızkardeşim olduğunu ve üç  çocuğuyla kocasını kaybedince geçim  sıkıntısı  yaşadığını biliyor musunuz

Deyince adamlar şaşkınlık  içinde:
-Yooo!.
Ve  mahcubiyetle:
-Çok üzüldük efendim, geçmiş  olsun demişler.
Temel tekrar söze başlamış:
-Siz benim  özürlü  bir kardeşim olduğunu ve onun da yardıma muhtaç  olduğunu biliyor musunuz deyince, adamların şaşkınlığı bir kat daha artmış:
-Hayır  efendim diyen adamlar yine üzüntülerini dile getirmişler.
Temel ,ardarda bombalarını patlatmaya devam  etmiş  ve :
–  Peki siz anne ve babamın  yaşlı ve hasta olduklarını biliyor musunuz?
Adamlar  donmuş  bir vaziyette hayretle:
-Çok geçmiş  olsun  efendim ,demişler…
İşiniz   gerçekten  çok  zormuş! Deyince Temel kısa  ve net buna da cevap  verivermiş!
– Peki  .Ben onlara  zırnık bile koklatmazken size  niye yardım  edeyim ki?!

SUNAN :SERAP UYSAL

KİM ÖLÜ KARDEŞİNİN ETİNİ YEMEKTEN HOŞLANIR Kİ ?

Dedikoducu bir kadını anlatırlar…

İşi gücü dedikodu imiş.

Avare ya..

Boş boş durana kadar dedikodu ile zevklenirmiş.

Ne var ki dünya ölümlü.

Yaşı başı biraz ilerleyince korkmaya ,vicdan azabı duymaya başlamış.

Bu günah yükünden kurtulmak ve tövbe etmek için bir alime danışmayı düşünmüş.

Bu huyumdan ve günahlarımdan nasıl kurtulurum diye …

Öyle ya …Yaptığı dedikodulardan dolayı nice canlar yanmış ,ocaklar kararmış .

Birbirine nefretle dolan eşler ,kardeşler ,anne ve evlatlar ve komşular .

Hep  gözünün önüne geliyormuş bu yaptıkları .

Uyuyamıyor ,huzursuzluğu gün geçtikçe artıyormuş .

Uyuyabilse bu defa rüyalarında rahat bırakmıyorlarmış .

Halk tarafından çok sevilen ,güvenilen ,insanları doğru yola sevketmekten başka gayesi olmayan bir alim zat ,verdiği misallerle insanlara doğru yolu gösteriyormuş .

Kadın oturmuş önüne bu Allah dostu alim  zata, durumunu hiç saklamadan anlatmış .

Kendisinin yaptığı bu hatalı davranışların başlangıç ve neticelerini ,sebeb ve sonuçlarını ,ortaya çıkan vahim durumların kendisinde uyandırdığı vicdan azabını ve huzursuzluğun boyutlarını anlatmış bir bir .

Ve bunları nasıl telafi etmesi gerektiğini ,nasıl tövbe edeceğini sormuş .

Bir cümlelik bir cevap almış sadece .

Ve sevincinden uçmuş adeta .

-Bir tavuk kes ve tüylerini köyü gezerek yol ,temizle ve gel .

Bu ne kadar kolay bir şeymiş böyle demiş .

Evet .

Kolay değil mi gerçekten .

Günahlardan kurtulmanın yolu bir tavuk kesip tüylerini yolmaktan ibaret .ne güzel …

-Niye kendimi bu kadar harap ettim ki …

Bu kadar kendimi tükettiğime değer mi?

İşte hemen bir tavuk alayım, kurtulayım şu günahlarımdan deyip…

Almış tavuğu kesmiş anında ve köyü dolaşarak tavuğun tüm tüylerini yolup misler gibi temizlemiş .

-Hadi şimdi alim zatın yanına git ve durumu anlat ,demiş kendi kendine.

-Efendim ;dediğinizi yaptım .tavuğu kestim ,tüylerini tertemiz yoldum .işte tavuk !

Acı bir gülümseme ve tekrar bir cümlelik cevap :

-İyi aferin!

Şimdi de o tüyleri topla!

Deyince şafak atmış kadında .

Tüyleri yolarken ne kadar kolaylık ve ferahlık hissetti ise şimdi de tam tersi duygular beynini zonklatmış .

-Ama efendim !

Nasıl olur ?

O tüyleri daha yolarken hepsi uçtu ,gitti bir tarafa!

Alimin  gözlerindeki acı gülümseme daha da derinleşmiş ve kadına bakmış bakmış :

-Biliyormusun ?

Senin yaptığın dedikodular da işte aynen böyle!

Söylediğin sözler yerinde durmadı .

Dört bir yana dağıldı ,gitti .

Artık toparlamak imkanı kalmadı .

Şimdi yapacağın şey o insanlardan helallik dilemek .

Bir daha da bu yaptığın çirkin işlere geri dönmemek .

Helallik isterken de söylediğin sözleri ,yaptıklarını anlatacak ve öyle helallik alacaksın .

Sadece hakkını helal et demekle olmaz bu iş .

Dedikodu yaptığın kişilere bunların bir dedikodu olduğunu söyleyecek ve bundan pişman olup hata yaptığını anladığını söyleyeceksin .”

*

Şimdi düşünelim :

Ağızdan çıkan söz ok gibi ,kurşun gibi .

Çıktı mı geri dönüşü yok !

Dilini tutmak mı daha kolay ,

Yaptıklarını ,söylediklerini bir bir anlatıp helallik almak ,dedikodu yaptığı kimselere bunun bir dedikodu olduğunu söylemek mi?

ALLAH KUR’AN’DA  NE BUYURDU :

VAY HALİMİZE DEMEDEN TÖVBE ETMEYİ NASİP EYLE ALLAH’IM !
DİLİMİZİ ,GIYBETTEN ,YALANDAN ,İFTİRADAN ,
KALBİMİZİ HASETTEN ,KİNDEN ,KÖTÜ AHLAKTAN HIFZEYLE ALLAH’IM!
YÜZÜMÜZÜ GÜZEL YARATTIĞIN GİBİ AHLAKIMIZI DA GÜZELLEŞTİR ALLAH’IM!
AMİN
YAZAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

 

ÜÇ PAPAZ VE NASREDDİN HOCA:BU HALK SENİ UNUTUR MU?

ÜÇ PAPAZ VE NASREDDİN HOCA
Sevgili hocamız Nasreddin’i tanımayan var mı ?
Sağlığında da da öyleydi öldükten yüzyıllar sonra da ..
Türk halkının dile gelen şahsiyeti aklı ve kıvrak zekası ,nüktedanlığı ve hazırcevaplığı aslında çoğu Türk’ün karakteristik özelliğidir .
Anadolu halkı onda kendini bulduğu için olsa gerektir ki ölmeden de sevmiş ölünce de her bir yöre kendine maletmiş bağrına basmıştır .
Adı dillerde ,esprisi ile düşünen ve gülümseyen insanlar hep var oldu ve olacak .
Sadece Anadolu’m halkı mı ?..değil tabii ki. Zamanında da şimdi de .
ŞİMDİ ONUN YAŞADIĞI ÇAĞA GİDELİM BİR …
Üç papaz efendi ,Nasreddin Hocamızın namını duymuşlar ,akıllarınca onunla tanışıp bazı sorular sorarak sırtını tuşa getirmeye niyetlenmişler .
Neyse bunlar varmışlar Hocamız Nasreddin ile tanışmışlar ve karar almışlar .
Alınan karara göre Akşehir meydanında toplanacaklar ve kalabalık bir halk topluluğu önünde aşık atacaklardı .
Papazlar gelmiş meydane ..
NASREDDİN Hocamız onlardan merdane …
Allah rahmet eylesin .
Vee… atışma başlamış :
SORU BİİİRRRR..
Birinci papaz sormuş:
-Dünyanın ortası neresi?
Cevap tırrakk gelmiş anında :
-İŞTE BURASI ,demiş Hocam Nasreddin…ve eşeği uzun kulağın kara gözlerine bakaraktan cevaplamış .
-Eşeğimin ayaklarının olduğu yer tam dünyanın ortasıdır.
Ehh .papaz ,papazlığını yapacak elbet …hemen itiraz gelmiş .
-Ne biliyorsun orası olduğunu ?
İspatla,demiş .
NASREDDİN Hocam ,canımızsın …hemen o anda nasıl vermiş cevabı :
-İNANMAZSAN ÖLÇ DE BAK!
YUVARLAK OLAN DÜNYANIN HER YERİ DÜNYANIN ORTASIDIR DİYE DÜŞÜNMÜŞTÜR BELKİ DE ..
BİR İNSANIN SORDUĞU SORU ,ONUN ZEKASINI YANSITIR.
İkinci soruyu ikinci Papaz Efendi sormuş:
-GÖKYÜZÜNDE KAÇ YILDIZ VAR?
Diyorum ki şimdi yüzyıllar ötesinden :
-Ne yapacan gökyüzünde kaç yıldız olduğunu ?
Sana ne lazım gökte kaç yıldız var ?
TÖVBE YARABBİM!
HOCAM da böyle düşünmüştür belki diye verdiği cevaba geçelim heman :
-Ahanda şu Karakaçanımın sırtındaki kılların sayısı kadar!
Çok yaşa HOCAM SEN ..RAHMETE GARKOL SEN !
PAPAZ BU inat…papaz inadı gavur inadı derler ya .öyle işte..
Hocam vermiş yine cevabını:
-İnanmazsan say da bak!
Bitti..
İtiraz edebilene aşkolsun ..
Sıra üçüncü soruyla üçüncü papazda:
-Benim sakalımda ne kadar kıl var?
Allah’ım ! O anda hocamıza verdiğin sabır için sana hamdolsun !
Bizlere onun sayesinde öğrettiklerin için de şükrolsun !
-Eşeğimin kuyruğunda ne kadar kıl varsa o kadardır..
-Ne malum ki ?demiş Papaz EFENDİ..
-NE MALUM ?
Hocamız bilmese bu sorunun cevabını şanı dünyaya yayılır mıydı ? Hemen cevap gelmiş:
-BİR SENİN SAKALINDAN ,BİR EŞEĞİMİN KUYRUĞUNDAN …
demiş ;yolarız kılları, eğer aynı çıkmazsa ,gör de bak! demiş .
Veee …neticede Hocamız Nasreddin rahmetli ,hem o papazları ,hem ordaki meydanda toplananları ve kıyamete kadar da bu hatıralarını dinleyecek,okuyacak ,anacak ,anlatacak olanları bi çırpıda gülümsetmiş .
Unutur muyuz SENİ HOCAM …
BU HALK SENİ UNUTUR MU?
YAZAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

 

 

 

 

 

 

TENCERE İLE KAPAĞIN ÖYKÜSÜ

TENCERE İLE KAPAĞIN ÖYKÜSÜ
Arapların dahilerinden kabul edilen TENCERE isimli bir adamın öyküsü şöyle anlatılır :
“Kendi aklına güvendiği için,kendisine denk akıllı bir hatunla hayatının birleştirmek ister .
Aramadan bulunmaz tabii ki …
Arayan Mevlasını da bulur eşini ,dengini de diyerek yollara düşer kısmetini aramaya niyet eder .
Atına atlayıp yola düştüğünde ,bir müddet gittikten sonra yolda köyüne gitmekte olan bir yaşlı adamcağıza rastlar .
Yolda ,yoldaşlık iyidir can sıkıntısını önler ve hoşca bir yolculuk olur diyerekten yola beraber devam ederler.
Konuşarak giderlerken Tencere yaşlı adama sorar :
-Sen mi beni taşıyacaksın yoksa ben mi seni diye sorunca, yaşlı adam:
-Behey cahil, der…binekli olan birisi,başka bir binekli kişiyi niçin taşısın ki?
Tencere seslenmez bu cevaba …
Az sonra bir ekin  tarlası görürler..
Bu sefer de şu soru yönelir yaşlı adama:
-Şu tarladaki ürünler yenmiş midir yoksa yenmemiş midir ?
Bu soruyu saçma bulur, kızdırır yaşlı adamı :
-İyice cahil misin nesin ?Ürün daha hasad edilmemiş ki yensin !
Derken yaşlı adamın köyüne varırlar…
Görürler ki bir cenaze var …
Tencere gene sorar:
-Bu tabutun içindeki acaba ölü mü yoksa diri midir?
İhtiyar bu sefer iyice sinirlenir:
-Görüyorsun ki gömmeye götürüyorlar… sen de soruyorsun diri mi, ölü mü diye!
Sen gibi bir cahile rastlamadım ömrü hayatımda! der ve kızgınlığını iyice belli eder.
Yaşlı adam kızmıştır kızmasına velakin,yine de yolculuk hatırına yol arkadaşını evinde misafir etmek ister.
Eve girerler.
Evde adamın bir kızı vardır.
Misafiri içeri aldıktan sonra yaşlı adam kızına olanları anlatır.
Arkadaşının sorduğu saçma sorulara bir cevap veremediğini ve bu soruların saçmalığına çok şaştığını söyler.
Kızı ise babasının anlattıklarını dinleyince gülümser ve der ki:
-Babacığım bu adam cahil değil…
Sorduğu soruların cevabı şu:
-Sen mi beni taşıyacaksın ben mi seni dediğinde karşılıklı sohbet ederek yol yorgunluğunu unutalım. Sohbeti kim sürdürecek demek istemiş.
-Şu tarlanın ürünü yenmiş mi deyince de hasat etmeden satılmış mıdır demek istemiş .
-Şu tabuttaki sağ mıdır ,ölü müdür deyince de geride ocağını tüttürecek birisi var mı demek istemiş ..
Baba ,TABAKA isimli kızının verdiği bu cevapları hayretle dinler ve kızının söylediklerini Tencere’ye aktarır.
Tencere bu cevaplardan pek bir mutlu olur …çünkü amacına ulaşmış ,sorduğu soruların gerçek cevabını veren kızın kendine iyi bir eş olacağı kanaatine varmıştır .
Ve mutlu son:kızı babasından ister ve evlilik gerçekleşir .
Bu evlilikten geriye ,bizlere güzel bir deyim kalır :
“TENCERE KAPAĞINI BULDU”

ARAŞTIRAN VE SUNAN :SERAP UYSAL

 

TENCERE YUVARLANMIŞ ,KAPAĞINI BULMUŞ!

TENCERE İLE KAPAĞIN BİRBİRİNİ BULMA  ÖYKÜSÜ
Arapların dahilerinden kabul edilen TENCERE isimli bir adamın öyküsü şöyle anlatılır :
“Kendi aklına güvendiği için,kendisine denk akıllı bir hatunla hayatının birleştirmek ister .
Aramadan bulunmaz tabii ki …
Arayan Mevlasını da bulur eşini ,dengini de diyerek yollara düşer kısmetini aramaya niye eder .
Atına atlayıp yola düştüğünde bir müddet gittikten sonra yolda köyüne gitmekte olan bir yaşlı adamcağıza rastlar .yolda ,yoldaşlık iyidir can sıkıntısını önler ve hoşca bir yolculuk olur diyerekten yola beraber devam ederler.
Konuşarak giderlerken Tencere .yaşlı adama sorar :
-Sen mi beni taşıyacaksın yoksa ben mi seni diye sorunca, yaşlı adam:
-Behey cahil, der…binekli olan birisi,başka bir binekli kişiyi niçin taşısın ki?
Tencere seslenmez bu cevaba .,…Az sonra bir ekin  tarlası görürler..Bu sefer de şu soru yönelir yaşlı adama:
-Şu tarladaki ürünler yenmiş midir yoksa yenmemiş midir ?
Bu soruyu saçma bulur, kızdırır yaşlı adamı :
-İyice cahil misin nesin ?Ürün daha hasad edilmemiş ki yensin !
Derken yaşlı adamın köyüne varırlar…Görürler ki bir cenaze var ..Tencere gene sorar:
-Bu tabutun içindeki acaba ölü mü yoksa diri midir?
İhtiyar bu sefer iyice sinirlenir:
-Görüyorsun ki gömmeye götürüyorlar… sen de soruyorsun diri mi, ölü mü diye!
Sen gibi bir cahile rastlamadım ömrü hayatımda! der ve kızgınlığını iyice belli eder.
Yaşlı adam kızmıştır kızmasına velakin yine de yolculuk hatırına yol arkadaşını evinde misafir etmek ister.
Eve girerler. Evde adamın bir kızı vardır. Misafiri içeri aldıktan sonra yaşlı adam kızına olanları anlatır. Arkadaşının sorduğu saçma sorulara bir cevap veremediğini ve bu soruların saçmalığına çok şaştığını söyler.
Kızı ise babasının anlattıklarını dinleyince gülümser ve der ki:
-Babacığım bu adam cahil değil… Sorduğu soruların cevabı şu:
-Sen mi beni taşıyacaksın ben mi seni dediğinde karşılıklı sohbet ederek yol yorgunluğunu unutalım. sohbeti kim sürdürecek demek istemiş.
-Şu tarlanın ürünü yenmiş mi deyince de hasat etmeden satılmış mıdır demek istemiş .
-Şu tabuttaki sağ mıdır ,ölü müdür deyince de geride ocağını tüttürecek birisi var mı demek istemiş ..
Baba TABAKA isimli kızının verdiği bu cevapları hayretle dinler ve kızının söylediklerini Tencere’ye aktarır.
Tencere bu cevaplardan pek bir mutlu olur …çünkü amacına ulaşmış ,sorduğu soruların gerçek cevabını veren kızın kendine iyi bir eş olacağı kanaatine varmıştır .
Ve mutlu son:kızı babasından ister ve evlilik gerçekleşir .
Onlar ermiş muradına ,biz çıkalım kerevetine…
Veee,
Bu evlilikten geriye ,bizlere güzel bir deyim kalır :
“TENCERE KAPAĞINI BULDU!”
SUNUM:SERAP UYSAL

BEHLÜL DANA VE HARUN REŞİD

DEDİLER : CEHENNEMDE ODUN BULUNMAZ
Ehlullahtan Behlûl Dânâ, bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu zata:
“–Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar.
O, hiç düşünmeden:
“–Cehennemden geliyorum” cevabını verir. Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar:
“–Ne işin vardı orada?”
Behlûl Dânâ anlatır: “–Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim.
Fakat oradaki memur bana:
“–Burada ateş yoktur” dedi.
“–Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?”
diye sorunca:
“–Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini Dünyadan getirir»
cevabını verdi.”
Dehşete kapılan Harun Reşit büyük bir üzüntüyle sordu:
“–Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?
” Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı:
“–Adâlet! Adâlet! Adâlet!

 

SUNAN :SERAP UYSAL

CİMRİLİĞE DAİR ÖYKÜLER

CİMRİLER KİTABI:CAHIZ’DAN CİMRİLİK ÖYKÜLERİ…


Çirkinliği yanında nükteciliğiyle de Arap edebiyatında birçok fıkra ve hikayeye konu olan Cahiz, daha hayatta iken şöhretin zirvesine ulaşmış nadir şahsiyetlerden biridir.

Çağdaşı Ebu Hiffan’a,

-“Cahiz seni perişan etti.Onu niçin hicvetmiyorsun?” denildiğinde, “Benim aklımdan zorum mu var!

VALLAHi, sabahleyin aleyhimde bir risale yazsa, akşam olmadan şöhreti Çin’e ulaşır.” cevabını vermiştir.

Cahiz, bir beytinde ”Benden önce birçok kimse önemli mesafeler katettiyse de, önemi yok, ben yavaş yavaş yürüyerek onların hepsini geçtim.”der.

Kendilerine şiar edinen birtakım insanlar, bazı mescitlerde toplanıyorlarmış.

Bu eylem, aralarında anlaşma ve yardımlaşma zemini oluşturuyor, birbirleriyle dertleşmeleri sayesinde dışlanmışlık hissinden kurtuluyorlarmış.

Daima iktisatlı davranmaktan bahsediyor, eli sıkılığın yararlarını araştırıyor, benzer fikirleri savunmanın tadını çıkararak keyifli kahkahalar atıyorlarmış.

Bu zevkli cimri celselerine takılan bir arkadaşım, oranın müdavimi bir ihtiyarın şunları anlattığını söyledi:

“Kuyumun suyu acıdır, bildiğiniz gibi!

Ne eşeğim yanaşıyor içmeye, ne de devem.

Arı bile içinde vızıldayıp ölüyor.

Nehir bize uzak, içilecek tatlı suyu getirmek çok zor.

Eşek içebilsin diye kuyu suyuna tatlı su karıştırarak verdik. Fakat rahatsızlanarak bize başkaldırdı.

Bundan sonra ona yalnızca tatlı su içirmeye başladık.

Tuzlu kuyu suyu, eşeğin midesini bozduğu gibi bizim cildimizi de bozar korkusuyla, ben ve karım çoğunlukla tatlı suyla yıkanıyorduk.

Ah, o tatlı, berrak su boşa gidiyordu!

Sonra bu sorunu toptan çözecek bir fikir geldi aklıma!

Abdestliğin yanına çukur kazdım ve orayı su deposu yaptım!

Oyuk bir kaya gibi olana kadar içini düzledim; pürüzsüz, kaygan bir hale getirdim; suyun gider akıntısını oraya yönelttim.

Şimdi biz yıkandığımızda üstümüzden akan su içine hiçbir şey karışmadan çukura gidiyor ve eşek bu suyu iştahla içiyor!

Açıkçası bunun, Kitap’ta ya da Sünnet’te yasaklandığını da duymadım. Uzun süren bir problemi çözmenin rehavetini yaşıyoruz; şimdi kazançlıyız!

Üzerimizden büyük bir sıkıntı kalktı.”
Oradaki diğer cimriler kafalarını sallaya salaya takdir hislerini belli ederek; “Bu, Tanrı’nın yardımı ve inayet sayesinde olmuş!” dediler.

Aralarından biri yeni bir söz açarak;
“Akıl küpü Meryem’in öldüğünü duydunuz mu?” dedi, “Ne tutumlu bir kadındı o, bu işi en çok o becerirdi; gün geçmiyor ki Tanrı, iyi ve akıllı bir kulunu daha yanına almasın…”
Oradakiler, “Bize biraz ondan bahset!” dediler.
“Onun hikâyeleri çoktur. Ama ben size bunlardan birini anlatayım, kadının nasıl akıllı olduğunu anlarsınız…

On iki-on üç yaşlarındaki kızını evlendiriyordu. Altın, gümüş takılar taktı, nakışlı ipek elbiseler giydirdi, renkli kumaşlardan perdeler dikti; güzel kokular hazırladı; kısacası, onu damadın gözünde allayıp pulladı. Kocası;

‘Meryem! Bunlar da nerden çıktı böyle?’ deyince,

Meryem;

-Allah katından!’ diye yanıt verdi. Kocası;
‘Kestirme cevapları bırak da, açık konuş! Vallahi senin hiç malın yoktu; yeni bir miras da kalmadı. Ne kendinin ne kocanın malına hıyanet edip yersin! Bunu da biliyorum. Galiba hazine buldun! Neyse, üzerimden büyük bir yükü kaldırarak beni sorumluluktan kurtardın,’ dedi.
Meryem heyecanlı heyecanlı dedi ki;

-Kızımı doğurduğumdan evlendirdiğim güne kadar, her hamur açışımda bir avuç un ayırıp kenara koydum. Bildiğin gibi her gün bir kez ekmek pişiriyorduk. Biriktirdiğim un, bir ölçek olunca satıyordum.

Kocası kayık ağzıyla yayvan yayvan gülerek şöyle karşılık verdi:

-Allah basiretini daha da artırsın ve tüm sorunlarını çözebilmen için sana ilham yağdırsın! Allah beni seninle mutlu etti ve dostluğunla bereketlendirdi.’
Adamın konuşması bitince, orada bulunanlar hep birlikte kalkıp merhumenin cenaze merasimine katılıp namazını kıldılar. Sonra kocasına giderek taziyede bulundular.

* * *

Yine içlerinden biri öne çıkıp konuşmaya başladı:
“Arkadaşlar! Sakın ufak şeyleri hor görmeyelim. Çünkü bütün büyük işlerin başlangıcı hep küçük olur. Allah ne zaman isterse, küçük şeyi büyük yapar, azı çoğaltır. Devlet hazineleri bile dirhemin dirheme eklenmesiyle oluşmuyor mu? Altın bile kırat kırat birikmiyor mu? Karanın kumu, denizin suyu hep böyle değil mi? Büyük servetler de, bir dirhem buradan, bir dirhem şuradan toplanmıyor mu?

Birini görmüştüm; küçük, verimsiz bir arazisi vardı. Buna bedevi topraklarından yüz dönüm verimli arazi ekledi. Ara sıra, teraziyle biber ve nohut sattığını görürdüm. Küçük kazançları biriktirip büyük sermaye yapıyordu. Öyle ki sonunda yüz dönüm verimli arazi satın aldı!

Bakın, ben kendimden örnek vereyim… Günlerce, yakalandığım öksürükten illallah ettim; göğsüm yanıyordu! Kimi, fâlucez helvası önerdi; kimi de, şeker, badem yağı ya da buna benzer tatlı bir şey yapıp yememi.

Ancak bu tavsiyeler bana masraflı ve ağır geldi. Bir yandan masraf etmek istemiyor, diğer yandan hemen iyileşmeyi arzuluyordum. Günlerce hastalıkla pençeleştim. Nihayet arkadaşlardan biri;
-Sana kepek suyunu salık veriyorum!’ dedi, Onu sıcak sıcak iç!

Öyle yaptım. Kepeği, çer-çöpü andıran görüntüsüne aldırış etmeden çorbaya dönüştürdüm. Baktım ki, gerçekten çok lezzetli. Üstelik açlığı da önlüyor. O gün öğlene dek ne acıktım, ne de canım bir şey çekti. Hatta ikindiye dek ne bir lokma aldım, ne de elimi yıkamak için suya uzandım. Akşam yemeği zamanı yaklaştı ama onu da atlattım. Böylece maksadıma eriştiğimi keşfettim.

Kocakarıya dedim ki:

‘Neden çoluk çocuğa her gün kepek çorbası pişirmiyorsun? Suyu göğsü ve boğazı temizler, pek tasarruflu bir gıdadır. Hem, kepek çorbasından arta kalan çer-çöpü de kurutur, eski halini andırınca unla karıştırıp satarsın. Bu sayede şimdikinden daha fazla kazanmış oluruz.’

Karım da bana;

-Sanırım Allah sana bir öksürük illeti verdi ama, yanında birçok yararlı nimet yağdırdı,dedi.

Şimdi düşünüyorum da, eminim o adam Allah’tan gelen bir ilhamla kepeği önerdi bana! Oradakiler;
“Doğru! Bu bilgi, düşünmekle ele geçmez, bu ancak semavi bir ilham olabilir!” dediler.

* * *

Bir başkası konuşmasınının eksenine çöpü oturtarak şunları anlattı:

“Kav ve çakmakla ilgili bir problem yaşıyorduk. Çakmaktaşı, kenarları kırılıp yuvarlaklaştıkça köreliyor, iyi kıvılcım çıkarmıyordu. Keskin bir ses çıkarsa da ateş yakmıyordu. Bazen de yağmurun azizliğine uğruyorduk. Ben ucunda sert bir taş olan pahalı bir demir ve çakmaktaşı satın aldım can yakıcı bir fiyata…

Kavın kokusu iğrençti. Üstelik boyalı paçavralardan, kirli çaputlardan, keten bezinden ve eski giysilerden kav üretilmiyordu, kısacası bu iş bize tuzluya geliyordu.

Birbirimizi aydınlatıcı sohbetlerimize devam ederken birkaç gün önce rastladığımız bedevinin, biri çabuk tutuşan, diğeri kıvılcım çıkaran iki cins çubuğu sürterek ateş elde ettiğinden bahsetti. Üstat muallim olan arkadaşımız Varyemez Sevrî;
-Hurma salkımının çöpü bütün kavların yerini tutar! dedi. Sonra bunun nasıl kullanılacağını bana öğretti. Artık hiç masraf yapmadan, bahçedeki salkım çöplerini kullanıyoruz, ateşimizi de yakıyoruz, işlerimizi de görüyoruz.”

Mescitteki cimriler hep bir ağızdan kafa salladılar, biri dedi ki;

-Bugün, çok yararlı şeyler öğrendik. Tevekkeli eskiler boş yere ‘Görüş alışverişinde bulunmak, zihinleri döller, dememiş.

* * *
Sonra başka biri sakatat, boynuz ve diğer artıkların nasıl değerlendirileceği hususunda ayrıntılı bir söylev çekerek şöyle dedi:

-İşleri yerli yerince yapmakta, Muâze hatun gibisini görmedim!

Oradakiler;

-Bu Muâze de ne yapmış?” diye sorunca, adam anlatmaya başladı:

“Amcasının oğlu, ona kurbanlık koyun hediye etmişti. Moralinin bozuk olduğunu gördüm. Üzgün ve suskun bir halde, başını öne eğmiş düşünüyordu.
-Neyin var ey Muâze?’ dedim. Muâze:

-Ben dul bir kadınım. Kocam olmadığı gibi, kurban etlerini tasarruflu davranarak değerlendirmek gibi bir deneyimim de yok. Bu işi hakkıyla becerebilecek olan yakınlarım öldüler. Her bir parçasını yerinde kullanmasını bilmediğimden, bu güzelim koyunun bir tırnağını dahi ziyan etmekten korkuyorum.

Allah’ın, bu koyunda ve diğer hayvanlarda işe yaramayan bir parça yaratmadığına eminim. Ama insan, kaçınılmaz bir durum karşısında ne yapacağını bilemiyor. Benim korkum, az bir şey kaybetmekten değil, bu kaybın daha fazla kayıplara yol açmasındandır!’ dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

-Boynuzun ne yapılacağı zaten belli! Bir hurma kütüğüne çakılır, çengel olur; ucuna elbise ve deve semeri asılır. Ayrıca fare, karınca, kedi, hamam böceği ve yılan gibi yaratıkların zarar verebileceği şeyleri de boynuza asıp kurtarırsın.

Barsak, yün kabartmak için kullanılan ‘hallaç’ yayı üretiminde işe yarar. Doğrusu ihtiyacım da var buna…

Kafa, çene kemiği ve diğer kemiklere gelince bunlar, etleri sıyrıldıktan sonra parçalara ayrılıp pişirilir. Suyun üstüne çıkan içyağı hem kandil için, hem de ekmeğe katık olarak kullanılır; istersen bulamaç türü yemeklerde de kullanabilirsin.

Geri kalan kemikleri ateş tutuşturmak için bir kenara ayırırsın! Hiç kimse kemikten daha saf bir yakıt, onun alevinden daha hoş bir alev görmemiştir!

Kemik gibi muhteşem ve faydalı bir nimet var mı? Tencerede çabuk pişer, yakılınca da çok az duman çıkarır. Koyunun derisine gelince; ondan neler yapılmaz ki? Seyahat çantası, su mahfazası, kın ve kırba ilk aklıma gelenler…

Yünün yararları açık, saymaya gerek bile yok. Gübresine gelince, onlar da kurutulursa, kaliteli yakacak olur.
Şimdi geriye kaldı kanı, asıl problem bu, ondan nasıl yararlanacağım? Allah Teâlâ akan kanın yenilmesini ve içilmesini haram kılmıştır, bunu biliyorum.

Kullanılmasının yasaklanmadığı meşru yerler de vardır elbet; ancak ben bilemiyorum, kim biliyorsa bana anlatsın! Bu mesele içime dert oldu, uykularımı kaçırıyor, bir sıkıntı ki, peşimi bırakmıyor.’

Az sonra, Muâze’nin yüzünün ışıldadığını gördüm;
-Kan meselesini çözdün mü yoksa? dedim. Cevap verdi:

-Evet, şimdi hatırladım. Bir arkadaşım tencereleri kalaylayıp dayanıklılığını artıracak en etkili uygulamanın sıcak yağlı kanla sıkı sıkı ovmak olduğunu söylemişti! Benim Şam yapımı gayet güzel tencerelerim var. İşte şimdi rahatladım. Her şey yerini buldu.

Altı ay sonra Muâze’yi gördüğümde;
‘Koyunun kavurması nasıl; yavaş yavaş bitiriyorsundur herhalde?’ dedim.

Kendisine hakaret edilmiş gibi derin bir nefes alıp sustu ve aniden patladı:

-Henüz kavurmayı yemeye sıra gelmedi. Şimdilik, iç yağı, sakatat, kaburgalar ve eti sıyrılmış kemikle idare ediyorum. Her şeyin bir vakti var!’

* * *

Bu konuyla ilgili gerçekten yaşanmış bir sürü şey vardır. Bir kaçını daha aktarayım:

Ünlü tabip Esed bin Cânî, kış mevsiminde yatağını soyulmuş kamıştan yapardı. Çünkü pireler, çok pürüzsüz ve kaygan oluşundan dolayı, kamışın üzerinde tutunamazlardı!

Yaz gelip de içerde sıcaktan durulmaz olunca, tabandaki toprağı hafifçe kazarak karıştırır, sonra üzerine kuyudan kova kova su döker, dümdüz oluncaya kadar ayaklarıyla çiğnerdi. Islaklık devam ettiği sürece, ev serinliğini korurdu. Eğer yaz geçmeden taban kuruyup tekrar ısınırsa, yeniden eşeler ve su dökerdi, O daima şöyle derdi:

-Benim serinletici pervanem, evimin zemini ve kuyumun suyudur. Suyumu serpiyorum; sonra da ayağımla çiğniyorum; evim daha serin, masrafım daha az oluyor. Bu da benim, bilgelik bakımından diğer insanlardan üstün olduğumu gösteriyor!

O, gerçek bir tabipti. Ama bir keresinde işleri durmuş, kapısına hiç hasta gelmez olmuştu. Bunun üzerine biri ona şöyle dedi:

-Bu yıl salgın var; ortalıkta hastalık kol geziyor. Sen bilgili ve soğukkanlı bir hekimsin, pek çok hizmetin oldu bu halka! Buna rağmen işlerinin durgun olmasının sebebi ne?”

Esed soğukkanlılığını bozmadan muhteşem bir tahlil yaparak patlattı cevabı:

-Birincisi; ben onların nezdinde Müslüman’ım. İnsanlar, ben hekim olmadan önce Müslümanların tıpta başarılı olacağına inanmıyorlardı! İkincisi; ismimin Esed (aslan) olması onları biraz uzaklaştırıyor. Oysa, Salîb, Gabriyel, Yuhanna ya da Perâ olmalı ki anlı şanlı bir yabancı doktora göründüklerini düşünüp paraya kıysınlar!

Üçüncüsü; künyemin, Ebu’l-Hâris, Ebu İsa, Ebu Zekeriyya ya da Ebû İbrahim gibi şatafatlı ve asil olması gerekirdi. Dördüncüsü; üzerimde beyaz, pamuktan bir önlük var. Siyah, ipekten bir önlük olmalıydı ki ciddiyet uyandırsın. Beşincisi de; dilimin Arapça değil, Farsça olması gerekirdi.”

* * *

Halil Selûlî anlatıyor:

“Bir gün Sevrî yanıma geldi. Ayrı ayrı yerlerde beş yüz parça ekilebilir arazisi vardı. Bu araziler, Kürsiyye-i Sadaka ile Mürre Nehri arasında uzayıp gidiyordu. O gayr-ı menkul yatırımından iyi anlar, sadece en güzel, en meşhur ve en verimli arazileri satın alırdı. Bir gün bana dönüp;

‘Hiç zeytin suyunu ekmeğe katık ettin mi?’ dedi. Ben de boş bulunup;

-Vallahi hayır! diye yanıtladım. Bunun üzerine;
-Vallahi yemiş olsaydın, tadını unutmazdın!  dedi.
-Doğru! dedim, bir kere yeseydim, asla unutmazdım!

Sevrî çoluk çocuğuna hep şöyle öğüt verirdi:
‘Hurma çekirdeğini çöp diye atmayın, onları boğazınızdan kolayca geçirip yutmayı alışkanlık haline getirin! Çünkü hurma çekirdeği karındaki yağları toplayarak böbrekleri sıcak tutar. Sütü bol develerin ve hurma çekirdeğiyle yemlenen hayvanların işkembesinin iriliğine bakıp ders alın. Siz de kendinizi hurma çekirdeği yemeye, arpa tanesi kemirmeye ve yonca atıştırmaya alıştırırsanız çarçabuk gürbüzleştiğinizi göreceksiniz! İnsanlar da taze yonca, dövülmemiş arpa ve hurma çekirdeği yiyebilirler.

Yine şöyle derdi:

-Baklagilleri kabuğuyla yiyin. Çünkü bakla familyası insan ağzına yaklaşınca bas bas bağırır: Beni kabuğumla yiyen, özümü yer, ben onu severim! Beni kabuksuz yiyen kişiye söverim, hatta onu yerim!

A dostlar! Ne diye kendi yiyeceğinize yem olup sağlığınızı kaybetme riskini göze alıyorsunuz.!

Câhız, Cimriler Kitabı,

çev.: S. Hacıoğlu,

Bordo-Siyah yay.,

İstanbul 2004

SUNUM :SERAP UYSAL

BEHLÜL,HARUN REŞİD’E SORUYOR…

BEHLÜL DANA HAZRETLERİ, HALİFE HARUN REŞİD’E ŞU ŞEKİLDE NASİHAT ETMİŞTİR:
BİR GÜN HALİFEYE:
– EY HARUN REŞİD! YER İÇİNDE, YER ÜZERİNDE VE GÖKLERDE ÇOK OLAN NEDİR,DİYE SORDU.

HARUN REŞİD:
– BUNU BİLMEYECEK NE VAR? YER İÇİNDE ÖLÜLER, YER ÜZERİNDE HAYVANLAR VE BİTKİLER, GÖKTE İSE MELEKLERDİR, DEDİ.
BEHLÜL HAZRETLERİ,
– “DEĞİL!” BUYURDU. HALİFE,
-“NEDİR?” DİYE SORUNCA BEHLÜL DÂNÂ:
– EY HALİFE! YER İÇİNDE ÇOK OLAN ÖLÜLERİN PİŞMANLIKLARI, YER ÜZERİNDE İNSANLARIN HIRS VE TAMAHI, GÖKTE İSE ADİL HÜKÜMDARLARIN SEVAPLARIDIR, BUYURDU. BU SÖZLER ÜZERİNE HARUN REŞİD AĞLAMAYA BAŞLADI.

SERAP UYSAL