EKONOMİK KRİZ NASIL ÖNLENİR ?

                           “EKMEK

 

Çocukluğumdan beri mübarek,

 

Yere düşse öpüp başıma koyduğum,

 

Uğrunda mektep mektep okuduğum,

 

Senin için önümü ilikleyip eğildiğim;

 

Sen evimin nafakası, çocuğumun rızkı,

 

Günden güne daha aziz bildiğim…

 

Senin için kadın erkek,

 

Taş taşıyarak, dikiş dikerek…

 

Kara toprağı iki büklüm süren,

 

Verem: öksüren…

 

El açıp dilenmek,

 

Bir lokma için ekmek.”

 

                                  Ziya Osman Saba

 

“KİM KAZANMAZSA BU DÜNYADA BİR EKMEK PARASI

 

  DOSTUNUN YÜZ KARASI, DÜŞMANININ MASKARASI.”

 

                                                                             MEHMET AKİF

 

Uzun zamandır herkesin ağzında aynı laf: “KÜRESEL KRİZ”.

 

Herkes bu sözcüğü dillendiriyor, herkes krizden şikâyetçi. Ve herkes çözümü hükümetten bekliyor. Düşünüyorum da krizin evlerimize ve yurdumuza uğramaması adına fert ve toplum olarak bizler neler yapıyoruz veya yaptık?

 

Öyle bir dinin mensuplarıyız ki; sahip olduğumuz din bize dünya ve ahiret saadetinin kapılarını ardına kadar açıyor. Her hal ü karda saadeti, mutluluğu yakalamak bizlerin elinde. Ancak bunun için dinimizin verdiği formülleri uygulamak gerekiyor. Bakıyoruz, televizyonlarda son zamanlarda bitkisel reçeteler veriliyor. Gram gram tariflerini veriyor uzmanlar. Veya bir eşya alıyorsunuz; içinde kullanım kılavuzu. Lafı nereye getireceğiz:Hayatımızı kullanmanın bir kılavuzu yok mu?Krizde veya her zaman.Ancak bizler o kılavuzu ne kadar doğru kullanıyoruz desek ..İşte burada kocaman bir soru işareti devreye giriyor.

 

Hayatımızı kullanma kılavuzunu devreye alacak olursak ki; biliyorsunuz bu kılavuzun adı: Kur’an ve sünnettir.
 

Yaşamımızın her anında bu kılavuza göre hareket edince ferahladığınızı hissedersiniz. Şu anda da tüm dünyanın ferahlamaya ihtiyacı var ve çaresi de Kur’an’da gizli.

 

Şimdi biz sadece basit bir mantık yürüterek kendimizce krize çare bulamaz mıyız?Herkes kendi çapında önlemini elbette alıyordur.Ama bazı istatistikler , görüntüler bunun yeterli olmadığını gösteriyor..Bir iki misal verelim:

 

Ekmeğin israfı, elektiriğin, kâğıdın, iş gücünün, zamanın israfı,

 

Ömrümüzün israfı ilk akla gelenler. Biraz beraber düşünelim. Neleri israf ettiğimizi beraberce bulabiliriz.

 

Bir vatandaş şöyle bir hatırasını anlatıyor:

 

“Küçük bir çocuktum.

 

Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.Bir pirinç tanesi yere düştü.,eğildi aramaya başladı.O ararken ben de:

 

“Aman babaanne, bir pirinç tanesi için bu kadar yorulmaya değer mi?

 

Rahmetli, ilk defa kızdı bana:

 

—Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar bunu üretirken ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?

 

Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.”

 

Şimdi burada duralım ve düşünelim: Özellikle biz hanımlar pirinç yıkarken ne kadarı lavaboya akıp gidiyor? Yine Çin gibi bir ülkede temel gıda maddesi olan pirinci her vatandaşın bir tek tane olarak ziyan ettiğini düşünelim.

 

Japonların son derece basit sade yaşadıkları söylenir. Evlerini eşya ile dolduranlara pek  iyi gözle bakmazlarmış.

 

Bir zaman Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor, iç ve dış borçlar almış başını gitmiş. Dönemin başbakanı meclisi topluyor ve durumu bütün açıklığı ve tehlikeleri ile ortaya koyuyor. (kriz bizi teğet geçti demiyor)ve çözümü düşünüyor:

 

—Şu andan itibaren Tanrı şahidim olsun ki; Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka bir elbise giymeyeceğim.”

 

Ve Başbakan dediklerini yapıyor, en üstten en alta kadar israftan kaçınma kampanyası açılıyor ve Japonya bütün borçlarını ödüyor.

 

Evet, biz yukarıdaki hatırasını anlatan vatandaşı dinlemeye devam edelim

 

“Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain’in Proposlarını okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa ihanet etmiş olur, diyordu. Ve ilave ediyordu. “Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru, el emeği vardır.”

 

Yine, 19 yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabah taş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm. “Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var. Oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayine yardımcı olun.”diyordu. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denilince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde “İsveç çeliğinden yapılmıştır “diye yazardı. İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlerine de rica yollu uyarıda bulunuyordu.

 

    Bir başka ülkeden İsviçre’den örnek verelim: İsviçre’de zaman zaman, radyolar, televizyonlar bir duyuru yapıyormuş.”şu tarihte şu saatte adamlarımız gelecek, ne kadar kullanmadığınız kitap, dergi, gazete, kâğıt ,kutu, bir ilaç prospektüsü bile olsa kapınızın önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına katkıda bulunun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.

 

  Kendi ülkemize dönelim,bakalım bir..boşa giden kağıtlar ,devlet veya özel kurumlardaki lüzumsuz  yazışmalar,evlere gelen saçma sapan bildiriler ,reklamlar,banka ıvır zıvırları.Ve dahi okullarda veya evlerde gözümüzün nuru çocuklarımızın yırtıp yırtıp attığı defter yaprakları..Kendi çocukluğumdan beri bu sayfayı yırtıverme çok dikkatimi çekmiş ,hep içim sızlamıştır.Çalıştığım yıllarda öğrencilerimde bu hareketi hep engellemeye çalıştım .Aman ne olacak bir sayfadan zihniyeti o kadar yerleşmiş ki toplum bilinçlenmeyince  fazla bir yere varamıyorsunuz ama gene de hepimiz kişisel gayretlerimizi harekete geçirmek durumundayız.

 

Cezalar şüphesiz caydırıcı oluyor. Amma velâkin, gönlümüz istiyor ki, insan ceza alacağım diye değil kendisine olan saygısından dolayı yapması gerekeni yapsın. Almanya’da bir buçuk yıla yakın eşimle beraber din görevlisi olarak çalıştık. Bu zaman zarfında gözlerimiz orada yaşamın her anındaki düzen, tertip, kısacası yaşamı diyelim; gözlemledik. Bu insanlar iki dünya savaşı geçirdi. İki cihan savaşından yenik çıkan bir ülke medeniyette nasıl böyle bir ilerleme kaydetmiş olabilir? Bu sorularımızın tek cevabı vardı ve o cevabı uzun yıllar önce sevgili şairimiz, hayranı olduğumuz büyük insan, merhum Mehmet Akif vermemiş miydi? Hani hatırlarsınız; Akif merhum görevli olarak Berlin’e gitmiş ve dönüşünde ona Almanya’yı nasıl bulduğu sorulmuştu. Cevabı “Dinleri yaşayışımız gibi, yaşayışları dinimiz gibi.”olmuştu.

 

Maalesef biz de aynen katılıyoruz merhumun görüşüne.

 

Bir örnek verelim:

 

Almanya’da çöpler geri dönüşüme hazırlıklı olarak toplanıyor. Çöpler gruplar halinde değişik renk çöp kutularında evlerde biriktiriliyor.  

 

Değişik günlerde de grubuna göre toplanıyor. Vatandaş eğer o çöp kutusuna aykırı bir çöp atmışsa anında bir cihazla tespit ediyorlar. Cezadan çekindikleri için ki, ceza da öyle pek az bir şey değil. Herkes paşa paşa yapması gerekeni yapıyor.(bir de bizde çöplerin nasıl toplandığını görünce doğrusu içimiz acıyor.)ve daha sonra toplanan çöpler kim gübre olarak kimi geri dönüşmek üzere memleket ekonomisine kazandırılıyor.

 

   Şimdilerde herkeste şikâyet, şikâyet. Devlet olarak da fertler olarak da. Yine de Allah bize acıyor. Merhametiyle yine rızkımızı kesmiyor.

 

“Yiyiniz, içiniz ama, israf etmeyiniz.”ayetinin muhatabı bizleriz, ama bakın şimdi şu anlatılan gerçek olayı dinleyelim:

 

“Amerika’da master yaptığım yıllarda çalıştığım üniversitenin yemek salonu açık büfe şeklinde idi. Herkes dilediği yemekten istediği kadar alabiliyordu. Yemekhanenin kapısında ; “Take what you need.Eat what you take (yiyeceğin kadar al,aldığını da ye) yazmaktaydı.

 

Bir gün aynı masada yemek yediğimiz Çinli bir arkadaşı tabağında kalan son pirinç tanesini almaya çalışırken görünce dayanamadım. Denemek için dedim ki:

 

-“Bir pirinç tanesi için neden bu kadar uğraşıyorsun? Bırak tabakta kalsın.”

 

Çinli arkadaşın verdiği cevap çok düşündürücüydü:

 

-“Her Çinli bir pirinç tanesi israf etse,Çin nüfusu ile çarp bakalım kaç ton pirinç eder.Biz kalabalık bir  ülkeyiz.,israf etme lüksümüz yoktur .”dedi.yine denemek için dedim ki:

 

-“Şu anda Çin’de değil Amerika ‘dasın. Tabağında bırakacağın pirinç tanesi Çin’i değil Amerika’yı zarara uğratacaktır.”

 

Bu sözlerim karşısında güldü ve şöyle dedi:

 

-“Yaşadığım ülke olan Amerika’yı bu şekilde zarara uğratmak onurlu bir davranış olmaz.”

 

Çinli arkadaşı bu onurlu davranışından dolayı tebrik ettim ve düşüncesini paylaştığımı söyledim. İslam dininin bu konudaki  “Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. “buyruğunu açıkladım. Çok hoşuna gitti.

 

Tam o sırada Ürdünlü bir Müslüman arkadaş tabağındaki yemek artıklarını çöp sepetine boşalttı. Bunu gören Çinli arkadaş Ürdünlüyü göstererek:

 

-“O Müslüman değil mi?”dedi.

 

O kadar üzüldüm ki, ne diyeceğimi bilemedim.”

 

Tarihin çok gerilerine giderek Sokrat’ın dediklerine kulak verelim.

 

“Müsrifin biri Sokrat’a gelip dert yanmış.Hiç parası kalmadığını söyleyip çare sormuş.şu cevabı almış:

 

“-Masraflarınızı kısın ve kendinizden borç alın!.”

 

Bizlere de kriz ortamında veya sair zamanda bu iş zaten dini bir vecibe olarak yüklenmiş. O halde  SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ(SAV)’in  “ İktisadın efdali varlık zamanında olandır.”emrine uyup krizi kapımıza bile uğratmayalım.

 

SERAP UYSAL 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir